Şifalı pedagoji konferans notları – 22 Mayıs 2010

Martin Kliewer –  Şifalı Pedagoji –

22. Mayıs 2010 konferansı –  İELEV Toplantı salonu

 

Şifalı pedagoji, biyolojik ve sosyolojik olanın ötesine geçiyor. Öze bakıyor, engelli ya da engelsiz olma tanımı çevreye bağlı. Çünkü kalıtım ve çevre faktörlerinden başka, bir üçüncü öge daha etkin. O da antropolojik bir faktör.

Bu bilgiyi, pedagojik davranış biçimime entegre edebilir miyim?

Antroposofi eğitbilimi ile antroposofinin şifalı pedagojisi “Çocukta ne engellenmiş olabilir?” sorusunu sormakla önemli bir ilerleme sağlamıştır.

M. Kliewer, bir yıl boyunca bir otist çocukla birlikte yaşamış. Ambulant şifalı pedagojiyi kurmuş. Terapi ve erken yaşlarda destek çalışmaları yapmış, binlerce aileyi ziyaret etmiş.

Pek çok çocuğun aileleri tarafından terapiye getirildiğini biliyoruz. Ama çocuklar büyüyünce, 12 yaş civarında “Hayır, ben artık terapiye gitmek istemiyorum!” diyebilir. Çocuk,

  • motorik geliştirmek, hareket etmek ister
  • konsantrasyon alıştırmaları ister, bir konuya yoğunlaşma becerisi edinmelidir
  • en önemlisi de, anlamı, önemi olan bir şey arar, anlamlı bir şey yapmak ister.

İşte sirkte bu becerilerin ve yeteneklerin hepsini de öğrenebilir. Sirk gösteri sanatları 12 tanedir; çocuklar bunlardan en az beşini öğrenirler. İpte dans etme, yuvarlak cisim üzerinde yürüme,  tahta sırıklar üstünde yürüme, jonglörlük, sihirbazlık gibi disiplinlerde alıştırmalar yaparlar. Kendi bedeninin ve kaslarının hareketini algılama ve geliştirme alıştırmaları yaparlar. Her çocuk kendi devinimini algılamak, bilincine varmak, dengeyi algılamak ve bir konu ya da nesneye yoğunlaşmak ihtiyacındadır. Engellilerde bu noktalarda rahatsızlık var.

Ben şu anda duyular üzerinden yoğun algılama halindeyim. Ama onların arasından sürekli seçim yapıyor ve hangilerini öne alacağımı belirliyorum, onları hemen yorumluyorum, değerlendiriyorum. Bunlar, diğer hareketlerimle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. Düşüncelerimi sizlere aktarıyorum, kulaklarınızdan geçerek sizin algınıza giriyor. Düşüncelerinizi etkiliyor.

Konuya dönersek, insanın gelişiminde, birey oluşunda elbette kalıtımın payı var, elbette birlikte yaşanan ailenin ve içinde yaşanan çevrenin payı var, ama bir üçüncü öge daha var. Buna antropolojik sabite (katsayı) diyoruz.

Öte âlemden gelip, ete, kemiğe bürünüyorİnsan yaşamı oluşuyor, Çocuğun gelişimiRuh-tin, fiziksel olanla bağlantı kuruyor,  ruhsal bir yaşam başlıyor.

Bedenlenme İnsanın kendi tinsel varlığı, Ben, Tin Öte âlemden gelip, ete, kemiğe bürünüyor
Sosyalizasyon
Çevrenin etkileri
Toplumsallaşma
İnsan ruhu İnsan yaşamı oluşuyor,
Çocuğun gelişimi
Biyolojik görüş,
Genetik
Kalıtımsal
Ön belirlenme
Beden Ruh-tin, fiziksel olanla bağlantı kuruyor, ruhsal bir yaşam başlıyor.

Tinsel varlık fiziksel olanla birleşiyor ve bir ruhsal yaşam oluşuyor. Bu bağlantıyı nasıl destekleyebiliriz?

Tinsel Alem

Bedenlenme akışı Tin Düşünme
Çevresel etkiler Ruh Duyumsama
Kalıtımsal akış Beden İsteme, irade

Fiziksel Alem

Bu bedenlenme akışı “Inkarnation” dünyaya gelirken, bir de “Exkarnation” var tabii. Tin-Ben artık dünyadaki işini bitirmişse, bedeni bırakıp yeniden çekip gidecektir öte dünyaya. Oysa günümüzde ölümden korku yayılmıştır. Göz ardı edilmek istenir. Ama Antroposofide bedeni bırakıp gidenlere yardımcı olmak için de bir sistem var. Biyografi çalışmalarında bunun üstünde durulur.

Tinsel engelli diye bir şey olamaz. Tin asla hastalanmaz!

O nedenle Rudolf Steiner’in tabiriyle “ruhsal bakıma muhtaç çocuklar” diyoruz. Bu bağlamda zihinsel engelliler ve bedensel engelliler ayrımı vardır. Ama hepsi birbirine bağlı ve tüm engelliler ruhsal bakıma ihtiyaç duyarlar.

Rudolf Steiner 12 duyumuz olduğunu ilk söyleyen kişi. Bu 12 duyu ile içinde yaşadığımız dünyada hayati önemi olan üç tür algılama olanağı var:

  • Tinle dolu olan, anlamla özle dolu olan âlemin algılanması
  • Nesnel çevrenin algılanması
  • Kendi bedeninin algılanması

Beden, ete kemiğe bürünüp gelen (Yunus Emre), dünyada bir takım şeyler yapmak isteyen tinin, ruhun bir aracıdır. Bir enstrümandır. Mevlana ney yapılan kamış benzetmesi yapar daima.

Hint fakirlerinin üstüne yattığı iğneli tahta da var sirkte. İğneler birbirine çok yakınsa acıtmaz. Ya da birbirinden çok uzaksa acıtır diyebiliriz. Yeterince bilgilendirilmemiş olan insanlar hiçbir şey hissetmezler – Kendi bedenini hissetmeyenler ellenmeyi istemezler, okşanmayı istemezler. O nedenle önce konuşmak, ne yapacağını söylemek ve sonra dokunmak gerekir. Kişinin kendi bedeniyle özdeşleşmesi gerekir. Bunu bütün anneler her gün yapar aslında –Kucaklama ve sıkıca tutma terapisi – Bir an için çocuk sıkı sıkı kucaklanır, şefkat akıtılır.

Hint fakiri alıştırması, ya da cam parçaları üstünde yürümek bu bakımdan önemlidir.

Gençler kendi bedenini, kendi kendini hissedebilmek için, kendilerini yaralıyor; özellikle de genç kızlar. Dokunma duyuları çocukken yeterince uyarılmamış, gelişmemiş. O yaşlarda ateş üstünden atlama, kor üstünde yürüme, cam parçaları üstünde gezinme gibi alıştırmalar çekici gelir. Fakirlik bir dokunma duyusu sanatıdır. Öğrenmek en az bir hafta sürer.

Üst duyular, algıları genelleştirir. Masaj, bakım, dünyada var olma sevinci aktarır.

Dünyadaki varoluşumuzun, üç boyutluluğun algılanması;

Üst- alt/td>

 
Sağ – sol Kendini bilmek için en önemli bedensel yön algılamaları
Ön – arka  

Aynı zamanda kültür gelişimi için ön koşuldur bunlar. Okuma, yazma, hesap yapma için ön koşullar. Kendi bedenini algılamak, kendini iyi hissetmek, niyet ve isteklerini yerine getirebiliyor olmak.

İlk üç yıl şifalı pedagojide dört temel duyu üzerinde çalışılır. Bu hem şifalı pedagojide hem de kreşlerde aynıdır. Alıştırmalar serbest, oyun halinde Okulda terapi olmasa bile, duyuların ancak kendi işlevsellikleri üzerinden geliştiği göz önüne alınarak, çocukların bol bol hareket etmesine, atlayıp zıplamasına, koşmasına izin verilmelidir. Kendi bedeninin devinimini algılayarak benlik duygusu gelişiyor. Son zamanlarda moda olan metal halkaları ete geçirme, piercing ya da dövme yaptırmayı da bu bağlamda anlamak gerek. Gençler kendi bedenlerini hissetmek istiyor. Zira çocukluktan beri ekran karşısında çok hareketsiz yaşıyorlar. Çok televizyon seyretmenin sadece hareketsizlik olarak değil, aynı zamanda iki boyutlu bir dünya aktardığından, yanlış bilgilendirme yaptığı gerçeğini unutmamalı.

Çocuk için neyin anlamı olduğunu kavramaya çalışmalıyız. Çünkü her zaman anlam dolu olana yönelir, bu arayış daima var yaşamımızda. Yapıp ettiklerinin arkasında ne gibi bir anlam var, bakmalıyız. Zira anlam ısıtır.

Çocuk niyetlerinde engellenmiş olabilir. Yani engelli olanaraç olan bedendir, .

O nedenle daima çocuğun sağlıklı varlık çekirdeğine bakacağız, daima sağlıklı varlık çekirdeğine hitap edeceğiz. Elbette bu bir hipotezdir. Ama her şey öyle değil mi? Kişilik de öyle değil mi?

Çocuğu sağlıklı varlık özünde kavramak gerek. Bazı çocuklarda bedensel veya zihinsel ya da ruhsal yetersizlikler olabilir, ama bütünü engelli değildir. Ve bu sağlıklı varlık çekirdeğinin, sağlıklı bir terapiye, sağlıklı muamele ve davranışlara hakkı vardır. Eğitime, öğretime hakkı vardır, herkes gibi.

Oysa genellikle çocukların gelişim yaşına bakılır ve ona göre davranılır. Bu yanlış! Şifalı Pedagojide daima çocuğun içinde bulunduğu yaşa bakılır. 15 yaşında zihinsel engelli biri 3 yaş zekâsına sahip diye, ona 3 yaş çocuğu muamelesi yapmamak gerek. Anaokuluna gidecek değil!

Çocuk kakasını tutamıyorsa, konuşamıyorsa, öğretmek, alıştırma yapmak gerek; ama kendi yaşına uygun şekilde. Antroposofide ve şifalı pedagojide, olduğu yaşa göre eğitim veriliyor. Rudolf Steiner, “Şifalı Pedagojide dağları daha da dağ gibi, ırmakları daha da ırmak gibi yaparak öğretiriz o zaman. Daha fazla zaman ayırırız.” demiş.

Bir zamanlar, yaşamımızın bir döneminde hepimiz spastikler gibi hareket etmiyor muyduk zaten? Göz, el, ayak koordinasyonunu edininceye kadar!?

Yürüme olanağı, kalıtımla geçer bize. Bunun üstüne öğrendiğimiz refleks motoriğini, birey olmak için yitirmemiz ve kendimize özgü bir motorik yapılandırmamız gerekir. Bunu yapamazsak, bir spastik olarak kalırız.  Veya başın hareketleri için de geçerlidir bu. Başımızı zamanla sesin geldiği yöne, yana çeviririz. Kısacası çocuk ilk birkaç ay, sonra birkaç yıl içinde kendi bedeni içine girer iyice ve ona sahip çıkmayı, bu aracı kullanmayı öğrenir.

Bu ete, kemiğe bürünme, bedenlenme sürecine dışardan etki etmek güçtür. Bu doktorun işidir, pedagogun değil! Bizler ancak sonra bedenle ve ruhla çalışırız. Çevre üzerinden çalışırız. Kısacası tinsel-ruhsal engellilik diye bir şey yoktur. Ancak, incitici ve onur kırıcı, üzücü davranışlara maruz kalırlarsa, elbette ruhsal etkileri olur. Buna karşı da ruhsal terapiler gerekir. Önemli olan, bireye sağlıklı olduğu yerden hitap etmektir.

İşte Circus-Mignon bunun için önemli ve etkin bir yöntem bulmuş ve geliştirmiştir. Engelli, engelsiz bütün çocuklara orada yetersizliklerinden değil, tersine güçlü ve sağlıklı oldukları yanlarından yaklaşarak, oradan hitap ederiz. Bunun için kültür tekniği alıştırmaları yapmalıyız. İnsanın “Benini”  etkileyebileceğimiz yerler, onun duyularıdır. Duyular hitap kapılarıdır. Ruha açılan kapılardır. Onların kendi bedenlerini tam olarak algılamalarına yardımcı olmaya çalışmalıyız. Başka bir tinsel-ruhsal varlığı algılamasına yardımcı olmalıyız.

12 duyu işte, dünyaya açılan 12 algı kapısıdır. O nedenle asla tinsel-ruhsal (burada ruhsal, psyche anlamında değil, İbrani’ce ve Arapçadan aldığımız “Roah”, içimizdeki büyük bütünsel ruh anlamınadır) engellilik diye bir şey yoktur. Zira bu 12 duyu üzerinden engellileri etkileyebiliyoruz. O nedenle yalnızca “sağlıklı olanı” destekleme yöntemlerini araştırmalıyız, yetersizlikleri değil!

Rudolf Steiner, Şifalı Pedagoji kurslarına 1924 yılında Dornach’da başladı. Hidrosefali hastası bir çocuğu iyileştirmiştir.  Buradan şifalı pedagoji yöntemini geliştirmiştir.  Herkeste tek yönlülük eğilimleri olabileceğini, genel geçer reçeteler olmadığını, zira farklı faktörlerin rol oynadığını, o nedenle dikkatle gözlem yapılması gerektiğini belirtmiştir. Son yıllarda tıbbi doğum tekniklerinin gelişmesiyle hidrosefali gittikçe azalmıştır.

Bu tür bilgilerin üniversitelerde öğretilmesi de güçtür. Şifalı Pedagoji uygulamada öğrenilen, kazanılan bir sanattır. Rudolf Steiner hiçbir otist çocuğu tanımlamamıştır. Bu şimdi de yapılmaz. Down Sendromu da toplumsal gelişimin belli bir safhasında ortaya çıkmıştır. Gittikçe azalıyor. Şimdi otist ve hiperaktif çocuklar daha çok; zamanımızın teknolojisi ve hızlı yaşam bunları getiriyor. Biraz yavaşlamalı. İnsan her şeyin üstesinden gelebilir, ama panik ataklar vbg belirtiler de zamanımızın rahatsızlıkları işte.

Bir düşünelim; 25 yaşında ama 6 yaş seviyesinde bir insan örneğin. Burada bedenlenen nedir? Ete, kemiğe bürünüp gelen, dünyada maddesel görünüme bürünen kimdir? Neden ve neden böyle? Anlamı nedir? Gelişim psikolojisi bakımından yaşına bakılmaz.

Ünlü Alman düşünür Fichte’yi ele alalım. Ailenin 11nci çocuğu. Bütün 20. yüzyıl Avrupa kültürünü etkilemiş biri. Neleri yapamadığını bir bilseniz, ona yardımcı olmak isterdiniz. Ama ona 3 yaşındaymış gibi davranamazsınız. Pekiyi, normal yaşını aldığımda ne oluyor?

Pedagojik eğitimde bu olmaz. Aksi takdirde haksızlık etmiş olursunuz. Onun sağlıklı varlık çekirdeğini incitmeyecek biçimde davranmanız gerekir. Erişkin terapisinde de böyle. Söz konusu olan, terapi değildir. Burada önemli olan çıkış noktasıdır, bir tutum, bir davranıştır. 15, 16 veya 17 yaşındaki engellilere de sorumluluk vermelisiniz. Parkta, oyun oynarken izin vermeli, deneyim edinsin.

Burada önemli olan soru: Ona uygun olan nedir? Temel duyuların bakımı ve beslenmesi garanti edilmiş olmalıdır. Temel fonksiyonları beceremiyorsa, önce onları öğrenmelidir. Ama 30 yaşında, o da çalışabilmelidir, o da istediği konsere gidebilmeli, bazı sporları yapabilmelidir. Sinemaya, tiyatroya gitmelidir. Kültürel ihtiyaçları nedir, bakılmalı. Belki bir roman okunabilir. Onlar için ritmik durumlar yaratılmalıdır. Önemli olan, insana karşı içsel tutumun değiştirilmesi, dönüştürülmesidir. Yani önce engelli olmayanlar eğitilmelidir. Önce kendimize bir soralım, kendi sağlıklı yanlarımı nasıl geliştirebilirim?   Tersten entegrasyon deniyor buna!

Bizler, engelliler için öyle bir yaşam ortamı oluşturabilmeliyiz ki, orada sanki engelli değillermiş gibi sağlıklı biçimde hareket edebilmeliler. Bize bunları yaptırabilmek için, daha iyi ve insanca bir dünya yaratmaya teşvik için gelmiş gibidirler. Kendimiz için daha insanca bir yaşam ortamı istemiyor muyuz? O bakımdan şifalı pedagoji öğrenmek, en yaratıcı meslektir.

Demek ki ihtiyacımız olan bir paradigma, bir değerler dizisi değişikliğidir. Nerede başarısız oldum, nerede karar veremedim, diye sormalıyız.

On iki duyuyu ele alacak olursak, Rudolf Steiner’e göre 12 duyu şöyledir:

  • Ben duyusu – Başka insanın, düşünen bir varlığın kavranması için.
  • Düşünce duyusu – Düşünce ilişki ve bağlamlarını algılamak için (aynı zamanda) Duyusal nesnelerden ve olgulardan veya anımsama imgelerinden bağımsız olarak,
  • Sözcük ve tını duyusu – Dilsel niteliklerin kavranması için (sessiz harf, sesli harf, kısalık, yayılma, esneme, ünlü, ünsüz, hece, sözcük)
  • İşitme duyusu – Kulakta
  • Isı algılama duyusu – Ayrışmış, bütün bedene yayılmış olarak
  • Görme duyusu – Gözde
  • Tat alma duyusu – Ağızda
  • Koku alma duyusu – Burunda
  • Denge duyusu – İç kulaktaki salyangozun kıvrımlı yolları arasında
  • Öz devinim duyusu(veya kas gerilimi duyusu) – Kendi bedenin içindeki gerginliğin yaşanması için (gerilim, gevşeme, kramp, çözülmüşlük, titreşim, başka devinimler ve sükunet);
  • Yaşam duyusu – Tekil organ duyumsamalarından bağımsız olarak, bedensel durumun (da) algılanması için,
  • Dokunma duyusu – Bütün beden üzerinde yayılmış olan ve beden dışı nesnelerin beden içi deneyimlenmesini aktaran organ

Bu arada Steiner, kendi kip alanlarına uygun olarak dörder duyuyu alt, orta ve üst duyular olarak üçe ayırarak birleştirmiştir. Ve her duyular grubu kendi içinde başka kip gruplarına ayrılır.

Bunlar dünyaya açılan on iki algı kapısı. Önce beşini biliyorduk. Son yıllarda 7 oldukları ortaya çıktı. Aslında 12 duyudur. Şifalı Pedagojide duyusal gelişimi etkileyebilmeliyiz.

Gözler iki boyutlu görür önce. Ancak 3 boyutluluğa geçtikten sonra, 3 üst duyu grubundakileri, yani bununla başka birini algılayabilir. Bu bilgi kuramı denemesidir. Kendimi, algıladığım nesneden ayırabilmeliyim, o zaman kendime gelirim. Birey olmaya başlarım. Ön koşul! Üst duyular grubu, kendini dünyadan ayırmayı sağlar. Bilinçlenmeyi sağlar. Orada dışarıda karşımda başka bir “Ben” vardır ve ben onu algılıyorumdur. Belli zamanı gelince, dünyayı mutlaka nesnelleştirmemiz gerekiyor. Bir özne  –  nesne ilişkisi gerçekleşmeli.  Sağlıklı olan budur! Ayrım gerçekleşmeli. Bazı zihinsel engellilerde bu eksik kalıyor.

Orta duyular, nesnel dünyanın algılanmasına yarar. Dışarıdaki ısıyı algılarım. Emosyonel davranışlar gösteririm. Görme, tat alma, koku alma…

Alt duyular ise kendi bedenimi algılamamla ilgili. Beyin fizyolojisinde kanıtlanmıştır. Denge duyusu, durduğum yer yamuk mu, düz mü anlarım. Uzun süre acaba bunu algılayan görme duyusu mu diye düşündük biliyorsunuz. Kendi bedenimizin dönme devinimini, yerini, konumunu aktarır.

Düşünme – Denken

Hissetme – Fühlen

İsteme, irade – Wollen

Bu bağlantı süreci sağlıklı geçirilirse, normal gelişim diyoruz. Çocuk aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru gelişiyor. Önce kocaman bir kafa ve her şeyi kaydeden, seçen, ayıklayan, birleştiren bir beyin vardır. Göz motoriği kontrolü var başlangıçta. Sonra bu kalıtımla gelen motoriği unutup, kendi yeni bir motorik geliştirmelidir. Doğuştan gelen refleksleri bireyselleştirip biçimlendirmelidir.  Ayaklara gelinceye kadar neredeyse tam bir yıl geçer. Önce ellerini, sonra ayaklarını da kontrol edebilir.

Avusturya’da kuvöze konan çocuklarla araştırma yapılmış. Çocukların sınırlanmayı aradıkları belirlenmiş. Çocuk, kendi bedenini ele geçirebilmek için tam da bu sınırlılığa ihtiyaç duyar. O nedenle kundak yapılırdı. Bu nedenle alt duyular bakımından başlangıçta (ilk 3-6 ay) sağlıklı. Çinlilerin önden düğmeli veya fermuarlı uyku tulumları da yararlı. Bedenine egemen olmayı öğrenir, bedeninin sınırlarını yaşar. Kendini bilir.

Kendi devinimini algılama duyusu –  öz devinim duyusu. Çocuk kendi kaslarının hareketine göre, bedeninin hareketlerini, uzamı algılar.

Yaşam duyusu –  en güç algılanan duyudur belki de. İnsanın kendini nasıl hissettiğiyle ilgilidir. Ancak bir rahatsızlığımız olunca farkına varıyoruz bunun. Açlık, susuzlukta farkına varıyoruz. Bir yerimiz acıdığında, ağrıdığında veya yorgun olduğumuzda. Kendimi bedenim içinde ve dünyada nasıl duyumsuyorum. İnsan zaman zaman kendini şımartmalıdır.

Dokunma duyusu ile kendi bedenimin sınırlılığını algılayabiliyorum.

Alt duyular, oldukça bilinçdışıdır. Üst duyular gayet bilinçlidir. Orta duyular bilinçdışıdır, uyuklar haldedir.

Bedenlenme sürecinde algılamalar gittikçe özne – nesne ayrımına evrilir. Bu ayrım 3 yaş civarında gerçekleşir. Çocuk artık kendisinden ismiyle değil, “Ben” diye söz eder. Nesnelleştirme işlemini becermiş demektir. Çocuk bizim düşüncelerimiz ve sözlerimizin yarattığı bir dünyanın içinde yüzer. Ara sıra bizim auramıza baktığını anlarız. Çocuk etrafta, çevrede yaşar. İçinde yaşanılan ortamda, daha geniş çevrede ne varsa, hepsinden etkilenir. Her şeyi olduğu gibi içine alır. O nedenle gürültü kulisi önemlidir, özen göstermeli. Sesler dolaysızca etki eder. Yavaş yavaş 3 yaşa doğru “Ben de istiyorum” der, “ben, dışarıda olanların hepsinden ayrı başka biriyim” der. Önce bunu hisseder. Alt duyularda yaşanır bu, bacaklarıyla hareket ettikçe, tekmeler attıkça ve bütün bunları kendisinin isteyerek ve iradesiyle yaptığını keşfettikçe, ayrı olmayı yaşar, nesnelleştirmeyi hızla (tabii bu bir süreç..) gerçekleştirir. O nedenle çocuğa dokunmalı, okşamalı, sarılmalı.

Engelliler, kendi bedeninde kendini evinde hissetmez. Orada değildir. O nedenle oto-agresyon, yani kendi kendine saldırganlık davranışları olabilir. Kendini hissedebilmek için, kendine zarar verir. Bu bir tehlikedir tabii.

Çocuğu, bardağa su doldururken taşırma veya yere dökme diye uyarmak, ancak masanın veya bardağın nerede başlayıp nerede bittiğini algılayabiliyorsa, bir anlam ifade eder. Burada kısa süreli tereddüt olabilir. Bunlar görme ile değil, denge ve öz devinim duyuları geliştikçe öğrenilir, alt duyuların bedenlenme sürecinde kendine mal edilmesiyle, algılamayla, alıştırmayla gerçekleşir.

Orta duyular ise içinde bulunulan ortama, çevreye uyanır. Beden onun için, kendi niyetlerimizin, yönelimlerimizin bir aracıdır, bir enstrümandır. Şifalı Pedagoji özellikle bununla çalışır. Fiziksel bedensel gelişim gerçekleşirken, önce beden sanki çevreymiş gibi algılanır, içinde bulunulan ortam kendisidir, annesi kendisidir. İlk 3 yıl içinde ama çocuk nesnelleştirmeyi gerçekleştirerek, kendi bedeni ile çevreyi ayırır.

Engellide bu olamıyor bazen. Ya bedensel algılamada fazlasıyla yoğundur – otist çocuk örneğin fazlasıyla içeriye alır, ortama dalar. Ya da fazlasıyla az algılar. Fakirlerde denge duyusu çok güçlüdür örneğin. Veya daima düşen çocuklar vardır. Oraya buraya çarpar. Kendi sınırlarını algılayamamaktadır. Kendini bedeniyle özdeşleştirmekte güçlük çekmektedir. Ya da Hint fakiri bunu özellikle ister, alıştırmayla becerir  – iğneli yatak 1200 çivili. –

Bu bedenlenme süreci hatta doğumdan önce başlar ve bütün bir ömür boyunca sürer. Sonra bir yere gelince bu akış geriye döner ve bu kez de kendimi bu bedenden nasıl çıkarabilirim sorunu başlar. Buna Exkarnation – bedeni sıyırıp atma, kafesten kurtulma, özgürleşme diyoruz. Yaşlılarla çalışırken, 3 yaşındaki çocukla çalışmaya benzer zorluklarla karşılaşıyoruz. Yaşlıların gevşemeyi ve kendini bedenden ayırmayı öğrenmesi için alıştırmalar yapıyoruz. Ölebilmek de öğrenilmek durumunda şimdilerde.

Ancak, tinsel-ruhsal gelişme yalnızca bir fiziksel bedene sahipsem mümkündür.

Gençlerle çalışırken hedef, amaç, anlam üçlüsü önemlidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir