Oyun oynamak, sandığımızdan çok daha önemli!

“Bırakın, Çocuklar Oynasın”  kitabının yazarı Albert Vinzens ile söyleşi – Eylül 2012

Bu yazı, ‘a tempo’ dergisinin Eylül 2012 de çıkan 153ncü sayısından  redaksiyonun izniyle çevrilmiştir. (www.a-tempo.de)

Doris Kleinau- Metzner

Eğitim planları, çok dilli çocuk yuvaları ve çocukların gelecekte ihtiyaç duyacakları yetenekler hakkında raporlar okudukça, insan gerçekten şaşırıp kalıyor Tanrı aşkına, eskiden biz büyürken nasıl olup sorunsuzca her şey olur biterdi? Yoksa yeterince çok şey öğrenmedik mi? Evde bugünkü çocuklardan çok daha fazla zaman geçirirdik, üstelik komşu çocuklarıyla sokakta da bol bol oynardık. İsviçre dağlarında küçük bir kentin kenar mahallelerinden birinde yetişen ve şu sıra Kassel’daki Eğitim Enstitüsünde doçent olan ve “Lasst die Kinder Spielen” adlı kitabın yazarı Albert Vinzens’in çocukluğu da böyle geçmiş. Oysa günümüzde çocuk yuvası, okul ve yedek dersler yüzünden bu arada günün yaklaşık 8 saatini evin dışında geçiriyorlar. Bu durumda, oyun için hiç zaman kalıyor mu acaba? Yani anda oluşuveren, içinde bulunulan durumdan çıkan özgür oyunu kastediyorum: Ayrıca, hala neden oynanıyor, diyenler de var! Ne de olsa, önemli olan öğrenmek, bir an önce ve çok öğrenmek, çünkü yaşama ve çalışma koşulları değişti, çocuklardan beklentiler arttı. Ama önemli bir şey daha var, bizler nasıl yaşamak istiyoruz peki? Oynamak, başlı başına yaşama sevinci ve kendine özgü biçimde yaşam deneyimi. Oynamak, hareket etmek demek ve bizi harekete geçiriyor, aynı zamanda düşüncemizi de. İşte tam da bunu çocuklardan öğrenebiliriz, çünkü onlar oyun dehalarıdır, diyor Albert Vinzens.

DKM – Bay Vinzens, çocuklar aslında neden oynar?

AV – Bu tamamıyla doğal bir şey, küçük çocuğa verilmiş bir beceri; çocuk oyununu geliştirebilecek zaman ve mekân buldukça, oynar. Küçük çocuklar oynayarak, kendi insan olma yetilerinin alıştırmasını yaparlar, bütünüyle gevşemiş ve ana kendini hasretmiş olarak oynarlar. Yürümeyi öğreninceye kadar ne çok alıştırma yaparlar. Oysa bu onlar için alıştırma değil, oyundur. Küçük bir çocuğun oynamasını sezdirmeden izlediğimizde ne çok harika anlar yaşarız! Görünüşe bakılırsa belli bir amacı yoktur, daima yeniden baştan başlar ve devam eder.  Bu tıpkı “yaşamayı öğrenmek” gibidir, çünkü çocuklar böylece kendi yetenek ve becerilerine güven duygusunu tekrarlayarak, alıştırma yaparak akıcı, esnek ve yumuşak hale getirirler, sonra da zaten her şey kendiliğinden gelişir.

DKM – Bu kendini unutmuş oyuna dalma halini bazen erişkinler de yaşayabiliyor. Futbolda maç iyi gidiyorsa, “Hah, şimdi oyunun havasına girdik” denir. O sırada oyun oynama sevinci sezilir hale gelir, bir hareket diğerinden çıkarak gelişir ve seyircileri de büyüleyerek içine çeker.

AV – Evet, iyi ki bu daima yeniden başımıza geliyor. Ama sert rekabet yüzünden oyun ahlakı bozuluyor, çünkü o zaman insanlar kazanmak için oynuyor ve rekabete saplanıp kalıyorlar. Soru daima şu: Bir oyun ne zaman sahici oyundur? Küçük çocuklar neredeyse her zaman sahicidir, çünkü sadece oyun oynamak için oynarlar ve bu yüzden de oyun sırasında kendilerini ve başka her şeyi unutabilirler. Oyun, insan içsel olarak isteğiyle öylesine yakın olduğu, bu nedenle de istemekle tamamıyla tatmin olduğu zaman sahici ve gerçektir.  Çocuk yuvasında çocuklar sıklıkla “şimdi ben anneymişim” veya “şimdi ben tilkiymişim..” gibi oyunlar oynarlar, bazen bu izlenemez bir hızla değişebilir. Bu durumlarda oyun alanındaki bir köşenin lokomotif veya uçak olması, ya da mutfakta bir oturağın ocak olması düşüncesi yeterlidir. Bu tür şeyleri çocukluğumuzda hepimiz yaşamışızdır. Onları anımsamalıyız. O zaman çocuklara serbest oyun için zaman ve mekân veririz. Ama kendi yaşamımızda da oyun olanaklarını algılayıp geliştirebiliriz.

DKM –  Biz erişkinlerin yaşamı genelde pek çok görev ve çalışmayla doludur, serbest zaman çok değerlidir. Bunların arasında nerede oyuna yönelik bir ana yer açabiliriz ki?

AV – Başarı ve sözünü geçirme zorunluluğundan kurtulmuş olarak, gerçek yaşam durumlarıyla oyunbaz bir biçimde uğraşabilme fırsatları, benim daima yeniden karşıma çıkıyor. Araba kullanırken, birisine öncelik ya da yol verin, bu her iki tarafı da keyiflendirir. Ana kendini hasretmeyi, oyundaki o özgürlüğü yaşamak için sadece sevinç duyduğum bir şeyi yaparım bazen. Çocukları dışarıda bağrış çığrış içinde oynarken duyduğumda, daima yeniden yaşama sevinci kaplar içimi. Görünüşe bakılırsa güç olan bir şeyin ardında da sıklıkla oyun vardır aslında. Ergenlik günümüzde anne-baba ve çevre için zorlayıcı ve güç gelmekte, çünkü gençler genelde yüksek sesle konuşur, gruplar halinde dolaşmayı severler ve bedeni ön planda tutar şekilde davranırlar. Tramvayda birilerine sataşır, laf atar, takışırlar, inerken birbirleriyle itişip kakışmaktan hoşlanırlar. Onları neşeyle izlemeyi alışkanlık haline getirdim. Ne de olsa birbirlerine kanlı bıçaklı saldırmıyorlar, tersine genellikle bir güçler karşılaşması, dengeyi bulma denemesi, eğlence, şaka yapıyorlar. Kendi güçlerini sınıyorlar. Bu neden kötü olsun ki? Bu güçler, bu canlılık, aslında iyi bir şey.

DKM –  Evet, doğru aslında. Hayatta kendi yerlerini bulmaya çabalayan gençler, daima edepli uslu erişkinler gibi davransalar, garip olurdu asıl. Ancak bazı sahneler de güç gösterisi ve gençlerin şiddete yatkınlıkları bakımından korkutucu oluyor. Medyadaki görüntü ve yazıları hepimiz biliyoruz.

AV – Evet, tabii şiddet eğilimi var. Hele alkol içilmişse, özgür oyun, serbest ve oyunbaz öğe ortadan kalkıyor. Kendi gençliğimizi düşünürsek, bu tür görünümler için bir ayırt edebilme yetisi geliştirebiliriz: Bunlar ne zaman ve nerede tehlikeli oluyor? Hangi durumlarda doğrudan muhatap olmamalıyım? Nerede uygun bir sözcük sarf edebilir ve durumun gerginliğini azaltabilirim? Yeniyetmeler genelde ne olmak istedikleri hakkında hayal kurmak ile istek ve irade birikimi arasında sıkışıp kalırlar. Oyun, bu iki kutup arasına hareketlilik getirir.

DKM –  Demek ki oyun her zaman barışçıl ve rahat olmayabiliyor, öyle mi?

AV – Belli ölçüde bir risk bulunması, insan olmanın bir parçasıdır, gücünü sınamak olumlu bir kışkırtma olabilir, zira insan en iyi şekilde hatalar ve tekrarlamalar sayesinde öğrenir. Buna karşın biz erişkinlerin konuşma ve açıklamaları sürekli bir oyuna müdahale halini alır ve oyunu bozabilir ve oynama sevinci de ortadan kalkar. Biz erişkinler en iyisi kendi işimize bakmalıyız, ne yapıyor, nasıl yapıyorsak ona yoğunlaşmalıyız, zira bir örnek, yani rol modeli oluyoruz. Yaptığımızı doğru dürüst yaparsak, çocuklar da bizi örnek almaya değer bulup, içten içe imrenir ve taklit ederler. Ben örneğin ateşi çok severim ve günün hangi saatinin ve nerenin çocuklar ve gençlerle gidip bir ateş yakmaya uygun olduğunu kollamaya başlarım. Bunun için şehir kıyısında ateş yakmaya elverişli bölgeleri bulunan açıklık park veya dinlenme yerlerine gitmek uygun olur. Oraya varınca, odunları aramaya başlarım, itinayla tek tek seçerim ve üst üste dizmeye başlarım. Alev alev yanan ateşe kadar olan bu süreç, benim için yoğun bir varoluş tecrübesidir. Ayrıca bu sırada öyle uzun uzun konuşmayı da hiç canım istemez – o zaman kendi kendime olduğum bu sessiz geçen anların büyüsü tamamıyla ortadan kalkar. Sadece benim için de değil, zira erişkinler yemek yapmak ya da ateş yakmak olsun, bütünüyle yaptıkları işe yoğunlaştıklarında, çocuklar yaşanan o ciddiyet ve yoğunluğu olduğu gibi algılarlar. Sonra da tabii olduğu gibi oyunlarında taklit ederler. Bu gibi anlarda sanki o ateşten bir kıvılcım çocuğun ruhuna sıçrar ve yaşamı boyunca için için yanar.

DKM  –  Buna göre çocuklar hata yaparak, deneme ve yanılma yoluyla öğreniyorlar.  Demek ki, önemli olan yapmak! Siz nasıl yetiştirildiniz? Nasıl oynadınız acaba?

AV  – Ben kırsal bölgede yetiştim. En iyi oyunlar dışarıda, sıklıkla da akşamüstleri hava kararıncaya kadarki zamandı. Yakın çevreden yaklaşık yirmi kadar çocuk, ikiye ayrılıp oynardık – kovboylar ve Kızılderililer. Aramızda öncüler, ya da elebaşları ve belli bir rütbe sırası vardı. Aslında şimdilerde pek çok gencin internette ve oyun konsolunda oynadıkları her şeyi, bizler doğrudan doğruya canlı olarak oynardık. Duvarlara tırmanır, sürünerek yaklaşır, saldırır, kendimizi savunur, ya da saklanırdık. Giysilerimiz kirlenirdi, eve gitmemiz gerektiğini ya da karnımızın acıktığını unuturduk. Benim mutluluk olarak hatırladıklarım bunlar; gerçekten önemli bu şeyler için istediğimiz kadar oyun oynamaya vakit ayırabilmek. Sonra mekânın deneyimlenmesi, gerçekten serbest ve özgür mekân yaşantısı – ağaçlara tırmanmak, üstümüzde kocaman geniş gökyüzünü yaşayabilmek.

DKM  –  “Dünya bana ait!” duygusu, mutlaka yoğun bir çocukluk yaşantısı tabii.

AV  – Evet, ben işte olduğum gibi, bir insanım, nasılsam öyleyim ve kimse benden yapamadığım bir şey istemiyor, duygusu. Diğer çocuklar da tıpkı benim gibi, onlar da oyun dehaları değil benim gibi, doğal, normal kendi halinde çocuklar. O nedenle de çocuklar biz erişkinler için büyük rol modelleridir aslında. Bunu idrak etmek çok önemlidir ve bu tür idrak anları genellikle anne-babaların çocuklarından çok fazla şey istemesi ve beklemesiyle dumura uğrar. Çocuğun her şeyi temiz olmalıdır, her şeyden önce de çocuk sakin olmalıdır, yüksek sesle konuşmamalı, oynamamalıdır, gürültü yapmamalıdır, yerinde oturmalı, göze çarpmamalıdır, zamanla ekonomik davranmayı erkenden öğrenmelidir, çünkü yuva veya okuldan sonra daha bir sürü programı vardır, onlara yetişmelidir. Küçük erişkinler olmaları istenir.

DKM  –  Anne-babalar çocukları için en iyiyi istiyorlar, o nedenle çocuklarını önemli konularda teşvik etmeye çalışıyorlar; çocuklar da mümkün olduğu kadar fazla şey öğrenmeliler.

AV  – Çocuklar mümkün olduğu kadar fazla oyun oynamalıdırlar, en çok şeyi ancak o zaman öğrenebilirler. Bu arada son nörobiyoloji araştırmalarının bilimsel sonuçlarından biliyoruz ki, çocuklar oynadıkça daha çok öğrenirler. Oyun, kendi yeteneklerine güven duymayı destekler, çocuk gelişiminin neresindeyse, orada desteklenir. Bu sürece tabii zaman ve sükûnet de dâhildir, çocuğun kendi ritmini bulmak için bunlara ihtiyacı vardır. Bu yüzden günümüzde pek çok geniş kapsamlı ve ayrıntılı okul ve kısmen de yuva eğitim programları için hazırlanıp öngörüldüğü ve talimat verildiği gibi, mümkün en kısa zamanda çocukların kafalarına mümkün en fazla bilgiyi tıkıştırmak gibi bir amaç aslında anlamsız ve boşunadır.

DKM  –  Buna bir de çocuklar ve gençlerin her gün okulda geçirmek zorunda oldukları uzun ders saatleri ekleniyor.

AV – İşte tam da bu yüzden teneffüsler çok önemlidir. Biz erişkinler bile, çalışma saatleri arasında mola vermenin bizler için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Kongre ve toplantıların planlamacıları da bunu epeydir biliyorlar. Verilen aralarda insanlar arası bağlantılar kurulmakta ve/ya da derinleşmektedir, aynı zamanda bu anlarda güven oluşumu gerçekleşmektedir, o anda sosyal olarak neyin önemli olduğu konusu, hem aktif hem de pasif olarak yoklanmaktadır. Bu okulda da böyledir, çokça zihinsel çalışma ve uzun süre sakin oturmanın talep edildiği yerde, mutlaka güvenilir ve uzun teneffüsler verilmelidir. Özellikle kendini işine hasretmiş olan öğretmenler bu aralarda daha çok şey öğrenebilirler.

DKM  – Biz erişkinler oyun oynamayı nasıl teşvik edebiliriz?

AV  – Sadece oynamamız yeterlidir! Oyun hakkında konuşursak, önce erişkinler olarak kendimiz hakkında konuşmalıyız. Çocukken nasıl oynadığımızı, en fazla iz bırakan deneyimlerimizi, o sıralardaki ruh hallerimizi hatırlamamız yeterli olacaktır. Bu bir tür “sonradan olgunlaşma” gibi olacaktır ve belki kendi çocuklarımızla temasımızı da kolaylaştıracaktır. Ayrıca doğrudan temas, birlikte yapıp etme, sonra karşılıklı dokunuşlar, duyumsamalar ve karşılaşmalar sayesinde çocuklardan, hayvanlardan ve doğadan çok şey öğrenebiliriz. Kendimi sık sık bu tür karşılaşmalara maruz bırakırım ve bunlardan düşüncede oyunbaz bir yeni hareketlilik gelişir. Bizler erişkin olarak başarı ve verimlilik gibi kavramları, yeni deneyimlere açık olma, yeniden yaşama sevinci duyma gibi her oyunda işin içinde olan yaşantılardan daha önemli bulmamaya başlayıncaya kadar uzun sürelerle ve yoğun biçimde oynamaya başlamalıyız.

Hiperaktif Çocuklar ve Aslında Dikkat Bozukluklarının Ardında Yatan Nedir?

Şifalı pedagoji uzmanı, çocuk terapisti ve yazar Henning Köhler ile bir söyleşi

Spiel und Zukunft, 01/2009 sayısından alınmıştır.
Çeviri: Tarhan Onur

Başkalarıyla birlikte Nürtingen’de kurduğu “Janus Korczak Enstitüsü”nde ambulant pratisyen çocuk terapisti ve şifalı pedagoji uzmanı olarak çalışıyor, 1951 doğumlu. “Bu dünyada çocuk olmak” konulu pek çok kitabın yazarı.
“Geçen zaman içinde örselediğimiz bu dünya, artık çocuklara göre bir dünya olmaktan çıktı. Güç ilişki kurulan çocuklar olarak sözü edilenler, aslında davranış bozukluğu göstermezler, tersine davranış bozukluklarının sonuçlarına maruz kalıp acı çekenlerdir. ADS ya da Legasteni (bu yapıntıların bilim kuramsal inanılırlık yetersizliğinden haberi olan pek az insan var) gibi adlandırmalar, çocukluk dünyası ile erişkin dünyası arasında gittikçe daha düşmanca olmaya başlayan bir yabancılaşma sürecinin alarm veren işaretleri. O nedenle acilen bir rota değişikliğine ihtiyacımız var. Çünkü hiperaktif bir çocuğa sahip olmak bir şanssızlık değil. Şanssızlık, hiperaktif bir çocuğu olmanın şanssızlık olarak nitelendirilmesinde.” diyor şifalı pedagoji uzmanı ve çocuk terapisti Henning Köhler.

Bay Köhler, ADS kavramının ardında ne var?
Bunun ardında “Dikkat Yetersizliği Sendromu” denen çirkin kavram yatıyor. Aslında ADS, günümüzde beklenen ölçüde yoğunlaşamayan ve uyum sağlayamayan çocuklar için kullanılan bir toplu tanım. Bu çocukların çoğu sarsak, itaatsiz, yerinde duramayan küstah tipler, bir bölümü de sessiz, sakin ve hülyalı. Sözüm ona ADS’li denen çocukların bir eksiklikleri olduğu savı, bu haliyle bilimsel araştırmaların sonucu değildir, tersine araştırmalara eklenen ve onlara, haklı çıkma temeli olarak hizmet eden bir ön kabul, bir önyargıdır. ADS kavramını şöyle açıklayabiliriz: Burada, sapan bir algılama ve iletişim stili söz konusudur. En ince nöron yapılarına kadar, görece ender, ama görünüşe bakılırsa gittikçe daha sık ortaya çıkan değişik bir zeka tipidir. Bunların da itinalı, korumalı bir desteğe ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, kesintisiz doyumsuzluk yaşantıları oluşabilir. Bu doyumsuzluklar da bu kez toplumsal davranış sorunlarının hızla yükselmesine yol açabilir.

Kitaplarınızdan birindeki, “Lönnebergalı Michel yoğunlaşma sorunları olan biri miydi?” diye soruyorsunuz. Bunu nasıl anlamalıyız?
Şu sorularla uzun süre ve derinlemesine uğraştım: Ünlü haylaz çocuk Ludwig Thoma’nın oynadığı oyunların ardında yatan, yoğunlaşma sorunları mıydı? Astrid Lindgren’in Lönnebergalı Michel’i bu yüzden “daima anlam içindeki abes” midir? Michael Ende’nin aynı adlı romanındaki küçük düş dansçısı  Momo’nun beyni iyi çalışmıyor muydu? Bu mucizevi küçük yazın kahramanlarını ADS-çocuklarıyla karşılaştırmanın hiç de doğru olmadığı itirazları gelecektir.  Öyle mi? Erişkinlerin bir kez daha Thomas’ın haylazlık öykülerini ve Lindgren’in Michel kitaplarını karıştırmalarını salık veriyorum.

Ludwig umutsuz bir durum, eğitilemez biri. Oyunları ve pervasızlığı ile neredeyse tüm otorite kişilerini çileden çıkarmış, ahlaki bakımdan kötüye gitmiş biri. Hele Lönnebergalı Michel! Nereye giderse gitsin, her yerde onulmaz karmaşa çıkaran biri. Fantezide kendimizi uyumsuz çocuklarla seve seve özdeşleştiririz, dar kafalı erişkinlere ve onların sıkıcı uyum sağlama taleplerine karşı antipati hissederiz. Ludwig’in ya da Michel’in bir beyin işlev bozukluğundan muzdarip olabilecekleri aklımıza bile gelmez. ADS tanısı ile kliniğimize gelen on çocuktan kabaca sekizi Ludwig, Michel ya da Momo olabiliyor. Ama onların pek çoğuna ümitsiz durumdayken rastlıyoruz – hasta olduklarından değil, ama kendilerini anlaşılmamış, reddedilmiş, kısıtlanmış, acı verecek ölçüde sıkıştırılmış ve suçlu hissettikleri ve yavaş yavaş kendilerinin bir beyin kusurundan muzdarip olduklarına inanmaya başladıkları için.

Bu çocukları ilaçlarla sakinleştirmek sorumsuzluk değil mi?
Evet, hem de fazlasıyla. Gittikçe daha fazla sözde ADS’li çocuğun daima daha erken yaşta Ritalin gibi
bilinci değiştiren ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılması bir skandal! On binlerce okul çocuğu, kahvaltıda ya da teneffüste üzüm şekeri tableti gibi Ritalin yutmakta. Oysa etkin maddesi olan metil fenidatın uyuşturucu madde yasasına girmesi boşuna değildir.

Bu madde amfetamin ve kokaine çok yakındır. Ekindeki kullanım talimatında olası istenmeyen yan etkiler listesinde, tam liste olmamakla birlikte, dehşet verici ifadeler okuyoruz. Buna ek olarak, olgunlaşmakta olan çocuk organizması, her tür zehire, tamamen olgunlaşmış erişkin organizmasından çok daha duyarlı yanıt vermektedir.

Ama satışlar, her yıl yüzde yüz artmaktadır. Üstelik, sonradan ortaya çıkabilecek olası ağırlaştırıcı sonuçlar henüz yeterince güvenilir biçimde araştırılmamıştır. Bu tür endişeler teyid edilmeyecek olsa bile, yine de şu gerçek yeterince dehşet verici: Davranışları beklentilere uymayan yüz binlerce çocuk, yegane hedefi onları uysallaştırmak olan bir uyuşturucu almaktadır. Anne-babaları teşhir direğine bağlamak istemiyorum asla. Benim için önemli olan ölçü. Eğer bu ilaç, sadece aşırı zorunlu ve çaresiz durumlarda istisna olarak kısa bir süre için geçiş döneminde kullanılıyor olsa, haydi neyse, sorunumuz olmazdı. Ama Ritalin modası, işin içine nüfuz etmeyi öğrenmemiz gereken bir ruhsuzluğun sonucudur. Ve ADS-mitosunu yaratan da aynı ruhsuzluktur.

Burada yanlış olan nedir?
Bugün çocuk gelişiminin standartlarından sapmaları, hoşgörü ve saygıyla karşılamaktan ne yazık ki çok uzak bir hayalet tarafından yönlendiriliyoruz. Çocuğun içindeki çocuğu zamanından önce kovalayıp çıkarmak hiç iyi değil, yoksa yaşamın güç kaynaklarını kurutmuş oluruz.

Çocukların çoğu, bu çocukluktan uzaklaştırıldıkları dönemde acı çekiyor ve bu nedenle yardıma ihtiyaçları var. Kendilerini sıkı sıkıya bağlanmış, kısıtlanmış, dar sokağa sürüklenmiş, ayaklarına kurşun bağlanmış, doyumsuz, telaşlı ve aşırı yüklenilmiş hissediyorlar. Ama genellikle hiç yardım alamıyorlar. Daha çok ilaçlarla sakinleştirilip susturuluyorlar. Bir çocuk istediği kadar hareketli, canlı ve korkusuz olsun, istediği kadar güçlü ruhsal direnme gücüne sahip olsun, kendisi için en önemli olan dayanıp güvendiği kişi, onda kusurlu veya engelli bir birey görüyorsa, bu zamanla derin, kalıcı bir güvensizliğe yol açmaktadır. Kendine değer verme duygusu zedelenmekte; ve bu süreci ileri safhalarda yeniden geri döndürmenin hiç olanaklı olmadığını, hepimiz biliyoruz.

Peki, ilaç olmadan da terapi olanaklı mı?
Evet, toplumsal sıcaklık, anlayış, değer bilirlik, itinalı pedagojik kılavuzluk ve çocukların güçlü yanlarından başlayan bir teşvik sağlanabilirse elbette olanaklı. Güç yaklaşabildiğimiz çocuklara cesaret, güven duyguları verebiliriz.
Masallarda gerçek “Ben”i simgeleyen “en genç” kahramana, gezgin delikanlıya yol göstericileri tarafından armağan edilen sihirli nesneler, ona en zorlu durumlarda yardımcı olurlar. Dürüst, sevgi ve şefkat dolu samimi değer bilirliğimizle çocuğun ruhuna böyle armağanlar aktarabiliriz. Bu tutum, sınırlar koymak gerektiğinde bizi kısıtlamaz. Çocuklarımızın gerçek yeteneklerini tanıyabilirsek, onların kendilerine güvenmelerine yardımcı olabiliriz. Oysa Ritalin, çocuğun kendi kendine yabancılaşmasına yol açar. Illinois Üniversitesi’ndeki Çocuk gelişimi ve çocuk davranışları Enstitüsünde yapılan bir araştırma kapsamında, çocuklara duyguları sorulmuş. Çoğu, bu ilacı almayı reddediyor  ya da ilaçtan nefret ediyordu. En sık dillenilen nedenler; oyun oynama sevincini yitirmelerine yol açması, onlara hüzün vermesi ve sanki yabancı bir şey tarafından idare ediliyormuş duygusuna kapılmaları ve kendi kendini tanıyamama duygusuydu.

Bu Ritalin modası nasıl durdurulabilir?
Bence ergin yetişkinler olarak bu konuyu bizzat ele almamız ve en alttan itibaren  “Ritalin mi – HAYIR – TEŞEKKÜRLER”  hareketi başlatmamız gerekiyor. Bu tartışmalı ilacı damgalamak değil amacım; aşırı durumlarda Ritalin geçici bir destek opsiyonu olarak kalabilir.

Bu konuda özgürce karar verebilen erişkinler, bu ilacı alabilirler istiyorlarsa. Ama lütfen çocuklarımızı buna karşı koruyalım! Ritalinin yaygın ve kısmen de hiç eleştirel olmayan kullanımı ile,  çocuk yaşlarda alındığı zaman beyin gelişimine yaptığı etkiler ve uzun vadede ortaya çıkacak sonuçlar konusunda bilinenlerin azlığı arasında göze çarpan bir çelişki bulunmaktadır. Bununla ilgili sistematik araştırmalar eksiktir. Parkinson hastalığı gibi sonradan ortaya çıkabilecek ağır hasar kuşkusu, şimdiye kadar gücünden bir şey kaybetmemiştir.

Bunun yerine siz hangi terapiyi salık verirsiniz?
Her şey doğallıkla yaşanıyor olsa, bu çocukların terapiye ihtiyacı olmazdı. Çünkü maskesiz çocuk olmak, nereden bakarsanız bakın patolojik, yani hastalıklı bir şey değildir. Ama doğal olan bir şey yok ki. O nedenle günümüzün Ludwigleri, Michelleri ve Momoları yeniden kendilerine güvenebilmek için ve sürünerek yaklaşan katlanma ve vazgeçme duygularına karşı ruhsal bakıma, desteğe, avutucu ve güç verici, değerbilir kılavuzluğa ihtiyaçları var.  Sonra ikinci sırada belki konsantrasyonu teşvik edici ve davranışları şefkat ve incelikle düzeltici önlemler göz önüne alınabilir. Ama her şeyden önce, gittikçe daha olumsuz hale gelen bir kendilik duygusunun ya da imgesinin gelişme süreci kırılmalı ve tersine çevrilmelidir. Ancak son zamanlarda her ne kadar rahatsızlık verse de, sağlıklı çocukça yaramazlıklar, küstahlıklar olduğunu, ama bunlara biz eğitimcilerin ve anne-babaların düşmanca bakmaması gerektiğini, tersine farkına vararak yaratıcı yollara yönlendirebileceğimizi ve bunun becerilebileceğini unuttuk sanki. İşlevsel olmak, akıllı olmak, kendini kontrol altında tutmak, başarı ölçütlerine göre davranışlara maruz kalmak; bunların hepsi de bir çocuğu zamanla çileden çıkarır. Çocuklar şöyle ya da böyle isyankardır, şakacı, utanmaz, maceracıdır, dikkatsiz, disiplinsiz, şaklaban, inatçı, hayalci, gerçeklere yabancıdır, ölçüsüz, mantıksız, düzensizdir, saygısız, tepkisel, kolaylıkla yönlendirilebilir, kavgacıdır, önceden kestirilemez ve nankördür. Zaman zaman biri ya da öbürüdür. Çocuk eğitimiyle uğraşmak isteyen biri, sözü geçen bu niteliklere prensipte sempati duyabilmelidir. Çocuğun içindeki çocuğu zamansızca çıkarmaya çalışmamak gerekir, aksi takdirde yaşam için gerekli kuvvet kaynaklarını kurutmuş oluruz. Zamanımız bu niteliklere sempati beslemiyor, tersine onları gammazlıyor ve suçluyor. İşte bu, çocukları hasta ediyor. Benim istediğim, çocuklarımıza bakışımızı özgürleştirmemiz ve böylece günümüzde çektikleri gerçek yoksunluğa bakışımızı bağımsız hale getirmemizdir.

Anne-babalar ne yapabilir?
Her şeyden önce, onları kendi çocuğunun arkasında bir kaya gibi durmanın yanlış olduğuna ikna etmeye çalışanlara kulak asmamaları önemlidir. Tam tersine. Çocuk geriye dönüp baktığında, “o zamanlar, herkes beni yapayalnız bıraktığında, annemle babam hiç sarsılmaz biçimde benim tarafımı tuttular” diyebilmek çok kuvvet verici bir duygudur. Bana, “olduğum gibi onlar için değerli olduğumu” hissettirdiler. Benim yerime asla başka bir çocukları olsun istemediklerini, söylediler” duygusunu yaşayabilmek çok önemlidir.

Demek ki, yaşamda çocuğun bireyselliğinin en içteki ana motifi için bir sezgi geliştirmek önemlidir. Bunun bir koşulu vardır; her tür değerlendirmeden kaçınmak zorunludur. Ancak o zaman çocuğun baştan sona kendine özgü, başka bir şeyle karşılaştırılamaz stili için bir algılama dağarcığı geliştirebiliriz.  Bunu başarabildiğimiz ölçüde, çocuk kendini güçlenmiş, desteklenmiş, korunmuş hisseder. Anne-babaların ve eğitmenlerin, hiperaktif çocuklarla karşılıklı çalışmada belli bir sarsılmazlığa ve rahatlığa ihtiyaçları vardır. Bu, alıştırma olmadan becerilemez. Çünkü ancak kendi içimizde tutunacak bir yerimiz varsa, çocuğa da tutunacak bir yer olabiliriz. Binlerce komut vermek ve yüz binlerce sınır koymak yerine, o zaman yalnızca orada, yanında bulunmaklığımızla düzenleyici, doğrultucu ve sırtını güçlendirici bir etki yapabiliriz.

Hiperaktif çocuklarda özel olan nedir?
Bu çocuklar aşırı oyunbaz çocuklardır. Aralarından motorik bakımdan fazlasıyla aktif olanlar, yani Astrid Lindgren’in Lönnebergalı Michel’ine benzeyenler, en çok dışarıda esip savururlar. Çevreyi araştırırlar, yapılabilecek her şeyi denerler, çukur kazarlar, kürek çekerler, tırmanırlar, zıplayıp hoplarlar, el işleri yaparlar, araştırırlar, bir şeyler toplarlar. Bu onların dünyasıdır. Büyük araziye dağılarak oynanan oyunları ve maceracı gezileri de severler. En çok da bunları başkalarıyla birlikte yapmayı isterler. Buna karşın sessiz, sakin ve hayalci olanları, yani bize Michael Ende’nin Momosunu anımsatanlar, daha çok yalnız olmayı severler ve büyülü bir biçimde gerçeklikle iç içe geçen bir içsel dünyada yaşarlar. Ama Ritalin, bu çocukların çoğunda, bütün bunlara karşı heves ve heyecanı öldürür. Sevinç ve neşe kalmaz olur. Bunu şöyle görmeli: Bir çocuğa Ritalin verilir; ondan sonra okulda işlev görür, ama artık oyun oynayamaz! Çocuklar için gönlünde yer olan insanların, bu ilaca karşı çıkmak için, aslında başka bir bilgiye de ihtiyaçları yoktur.

Hiperaktif çocuklar, kolayca dikkati dağılabilen çocuklardır denir. Aslında hafif bir yönlendirilebilirlik prensip olarak çocuğun niteliklerinden biridir. Ama neden daima ve yeniden yalnızca olumsuz yönlerin altı çiziliyor? “Kolaylıkla dikkati dağıtılabilir” yerine, “dünyaya taşkın ilgi duyan”  ibaresi kullanılabilir. Ben bu çocukları seve seve araştırıcı ruhu olan çocuklar olarak tanımlıyorum.

Onların temel kuralı, arayıştır, araştırmaktır. Bundan sonra ne keşfedebilirim? Dünyanın bana hazırladığı daha ne sürprizler var?  der gibidirler. Daima her şeyi merak ederler, her şeye ilgi duyarlar. Bazen bu bize gerçekten fazla gelebilir. Ama bu özünde harika bir özelliktir. Araştırıcı ruhu olan bu çocuklara, dikkat yetersizliği damgası vurmak aslında büyük yanılgıdır. Onlarda olan ve her öğretmenin bilmesi gereken şudur: Onlar dikkatlerini bir şeye, bir sürece ya da bir insana yönelttikleri zaman, bunu olağandışı yoğun biçimde yaparlar.

Arayışçı ruhu olan çocuklar kendilerinin manipule edilmesine izin vermezler ve her tür maskenin, her tür dillenilmemiş ard niyetin  farkına varırlar.  Psikolojik oyunlarla çalışmaya kalkışan erişkinlere, acımasız biçimde tepki gösterirler. O nedenle anne-babalar daima kendilerine, acaba ne istediğimi gerçekten biliyor muyum, ve bunu neden istediğimi biliyor muyum diye sormalılar. Erişkin insan kendi konusundan bütünüyle eminse, ondan çocuğun da sezdiği ve algıladığı bir ikna gücü yayılıyor olur.

Bu çocukların özellikle neye ihtiyacı var?
Arayışçı ruhu olan çocuklar için her şeyden önce çevrelerinde sakin, ürkmeyen insanlar bulunup bulunmaması önemlidir. Kendisini çocuğun bu davranışları karşısında tehdit altında hissetmeyen, tersine onunla seve seve birlikte olan insanlara ihtiyacı vardır. Bütün çocuklar gibi onların da duygusal sıcaklığa ve değer verilmeye, itinaya, küçük, belirlenmiş ve korunmuş bir dünyaya, korunaklı bir limana ihtiyacı vardır. Moral bakımdan örnek alıp yön bulabilecekleri yakın bir insana ihtiyaçları vardır. Tutarlılık gereken yerde tutarlılığa ve özgürlük verilebilecek yerde özgürlüğe ihtiyaçları vardır. Yaşadıkları ortamda birbirleriyle sevgi alış verişinde bulunan, ya da en azından birbirine saygılı davranan insanlar olmalıdır. Zamana ve mekana ihtiyaçları vardır. Ancak bu destekleme, soyut bir ortalama normdan en küçük bir sapmaya bile izin vermek istemeyen ve hemen düzeltme yapan  zamanımızın çılgınlığıyla çelişmektedir.Günümüzde, hele hiperaktivite sorunu bağlamında ayrıca kendiliğinden gelişen oyunlar için yeterince serbest mekan bulunmasına özen göstermelidir, böylece çocuklar doğal hareket içgüdülerini yaşayabilmelidir ve bol bol doğayla temasa geçebilmelidir. Ayrıca medya seline karşı, yeterince uzun bir süre korunmalıdırlar.

Anne-babalar araştırıcı ruhu olan çocuklarına nasıl davranmalıdırlar?
Anne-babalar durum izin verdiği ölçüde, birkaç olanağı seçime sunmalıdır: “ Bugün öğleden sonra gezmeye gidebiliriz, bahçede çalışabiliriz ya da oyun oynayabiliriz. Belki önce biraz bahçede çalışırız, sonra oyun oynarız, sonra da pizza yaparız. Ne dersin?”

Böylece çocuk, kendi isteğine saygı gösterildiğini ve kendi görüşüne önem verildiğini yaşayarak anlar. Ancak, örneğin ev ödevlerinin hemen yemekten sonra ya da öğle tatilinden sonra yapılması gibi kaçınılmaz olan şeyler hakkında pazarlık filan yapılmamalıdır. Anne-babaların her şeyden önce kendilerini çocuğun çeşitli ufak tefek düzensizliklerine, ihmalkarlıklarına ve unutkanlıklarına karşı belli bir hoşgörü ve anlayış gösterecek biçimde eğitmeleri gerekmektedir. Bununla bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler tutumu öneriyor değilim. Ama bu gibi şeyler konusunda fazla heyecanlanmak, aile havasını zehirler. Üstelik etkisi de sıfırdır. Arayışçı ruhu olan çocuklar, en yakın çevrelerinde düzeni korumayı ancak yavaş yavaş öğrenirler. Bunun dışında çocuğa bir bakışta kapsamını kavrayabileceği belli sayıda küçük ödevler vermeyi salık veriyorum. Anne-baba çocuktan güvenilirlik beklememeli, tersine kendileri bunu çocuğa sunabilmelidir. Örneğin, öğlenleri masayı birlikte toplayabiliriz. Akşamları ise, ertesi gün sabah strese girmemek için, ufak  tefek hazırlıklar yapabiliriz. Her Çarşamba 13:00dan 13.30a kadar beraberce çocuk odası toplama saatidir. Burada önemli olan, anne-babanın sakin ve tutarlı davranmasıdır.

Bundan başka düzenli gündelik akışa dahil olan neler var?

Gündelik ve haftalık akış içinde her şeyden önce, içinde insanlar arası sıcaklığın olduğu ve yaşandığı güvenilir zaman adacıkları yaratmaktır. İki kişilik beraberlik adacığı, aileyle birlikte olma adacığı gibi. Çünkü gerçek terapi aslında ilişkilerin beslenmesi ve sürdürülmesidir. Sabah güne başlama sevgi ve şefkatle biçimlendirilmişse ve akşam gün biterken güzel bir masal, geri dönerek güne bakış, müzik ve dua örneğin, herkes için – (anne baba için de) – bir vaha olabilir. Arayışçı ruhu olan çocukların sorunu, aniden uykuya dalmaları ve zıp diye uyanmalarıdır. Bu nedenle geçişleri biçimlendirmek önemlidir. Bu onlara bambaşka bir yaşam duygusu verir. Aile yaşamındaki diğer parlak anlar şöyle olabilir: bir kurabiye yapma ikindisi – örneğin her Salı fırında bir şeyler pişirilerek sonra afiyetle yenir. – haftada bir öğleden sonra daima masal veya oyun oynama günü; bir kukla oyunu günü, – yılın her mevsiminde, her türlü havada, bir ormana gitme günü. Veya her ikinci cumartesi çocuk biraz uzun uyanık kalıp sonra yatmaya gidebilir. Oyun oynayabilir, müzik dinleyebilir. Sonra kurabiye, kek yenir ve sütlü kakao içilir, en sonunda da bir gece yarısı masalı anlatılır.

İtiraf etmeliyim ki, arayışçı ruhu olan çocuklarla şu veya bu nedenle tartışma çıkmadan geçen bir gün çok enderdir. Ama akşamları anne-baba ile çocuklar günü kapatırken, ikilik ve ayrım yaratan her şeyin sembolik olarak çöpe atılması ve gece melekler tarafından boşaltılmasına niyet edilmesi çok iyi olur. Bu duygusal bir barışma seremonisi filan değildir, tersine yalnızca gecenin içine eski, geçmişte kalmış çekişme ve tartışmaları taşımamak amacıyla yapılır. Yarın, yeni bir gündür ve onun iyi bir gün olmasına niyet ederiz.

Bay Köhler, bu söyleşi için size teşekkür ederiz.

Küçük Çocukların Neye İhtiyacı Var?

Pedagog Peter Lang ile bir röportaj

Bu röportajı Jette Lindholm bizim için yaptı.
© www.speiundzukunft.de – Spiel und Zukunft (Oyun ve Gelecek) –  27.10.2008
Çeviri: Tarhan Onur

Pedagog ve Waldorf uzmanı Peter Lang, “Çocuklar dünyayı bağlantıları içinde kavramayı öğrenmek isterler. Kendini emniyette hissetmeyi ve kendine güveni ancak böyle kazanabilirler. Kendi gücüyle ya da başkalarının desteğiyle yaşam görevlerinin üstesinden gelecek duruma geçmeyi bu sayede başarabilirler. Bunun da ötesinde çocuklar, kendi düşüncesinin ve kendi yaşam akışının anlamlı olduğunu kavramak ve buna uygun davranmak isterler. Bunları becermeleri ise ancak biz anne-babalar, eğitmenler ve toplumda sorumlu olanların çaba harcamamız ve ısrarla bu yönde çalışmamız ile olanaklıdır” diyor. Pisa-Etüdü gibi verimlilik karşılaştırmalarını ne kadar ciddiye alabiliriz?

Bu tür standardize edilmiş araştırmalarda Almanya diğerlerine nazaran kötü not almıştır. Bu ise son yıllarda eğitim politikasıyla ilgili tartışmalara ve bir takım köklü sonuçlara götürdü bizi.
Ancak bunlar da genelde çocukların temel ihtiyaçlarını göz ardı etmektedir. Buna en iyi örnek, okula başlama yaşının öne çekilmesi, son çocuk yuvası yılının okullaştırılması, lise son sınıfta bir yıl kısaltma gibi önlemlerdir. Darmstadt Teknik Üniversitesi’nin “okula başlama yaşının öğrenci verimliliğine etkileri” konulu bir araştırmasında (P.A.Puhani ile M. Weber) şu sonuçlara varılmıştır: Altı yaşlarında değil de yedi yaşında okula başlayan çocuklar, bunun yararını uzun vadede görmektedir. İlkokul birinci sınıflardaki daha büyüklerin olgunluk avantajı,  temel eğitimin sonunda okuduğunu anlama yeteneklerinin belirgin ölçüde daha iyi olmasıyla ortaya çıkar.

Öyleyse Pisa ve şürekasında yanlış olan nedir?

Temel olarak, son derece farklı çeşitli eğitim sistemlerinin verimlilik yeteneği, Pisa-ölçütleriyle yargılanabilir mi çok kuşkuludur. İnsanın belli bazı yetenekleri, eğilimleri, ilgi alanları merak ve engellerinin ölçülemeyeceği bellidir, örneğin fantezi gücü, oynama sevinci, toplumsal yetkinlikler neredeyse ölçülemez şeylerdir, hiç sorgulanamazlar ya da onlar hakkında not verilerek karar verilemez. Genel olarak eğitim ve öğretimde yalnızca “Ne” değil, tersine daha çok “Nasıl” önem kazanmaktadır, yani çocukluk ve gençlik dönemi nasıl kaliteli biçimde yapılandırılabilir, bu önemlidir.

Gerçekten de çocukların birbirleriyle karşılaştırılması olanaklı mıdır?

Neredeyse olanaksızdır, çünkü her çocuk biricik ve bir kereliktir. Yetenekleri, becerileri, eğilimleri, ilgi alanları ve engelleri bütünüyle bireysel olarak geliştirir. Ve kendine özgü bir yolda ilerlemek ister. O nedenle eğitim daima ve yeniden çocukları yargılamakla değil onları gözlemlemekle başlar ve onlara kendi beklentilerimizi ve isteklerimizi asla zorlamamamız gerekir. Bu süreci mümkün en iyi biçimde yapılandırmak için, çocukların yetkin erişkin örneklere, sevgi dolu ve güvenli ilişkilere ve kendilerine özgü gelişim zamanına ihtiyaçları vardır. O nedenle çocukların, erişkinlerin o zaman çizelgesine bağlı dünyalarına, ya da politik ve ekonomik amaçlara yönelik düşüncelerine ayak uydurmaları için çaba harcamamak gerekir. Çocuklar öğrenme yetisi ve öğrenme sevinci olan, öğrenmeye hazır varlıklardır. Gelişim pencereleri özellikle çocuklukta ardına kadar açıktır. Buradan da çocukların yaşam dünyalarını, kendilerini sağlıklı biçimde geliştirebilecekleri biçimde yapılandırma sorumluluğu ortaya çıkmaktadır.

Öğrenme aslında ne zaman başlıyor?

Çocuklar sürekli öğrenir. Daha anne karnındayken öğrenmeye başlarlar ve doğumdan sonra hemen büyük yoğunlukla öğrenmeye devam ederler. Böylece birkaç saat içinde koku alma duyularıyla anneyle toplumsal temasa geçerler. Birkaç gün içinde işitme duyusu anne ile çocuk arasındaki bu ilişki yoğunluğunu destekler. Çocuklar başlangıçtan itibaren öğrenen varlıklardır. Böylece duyuları yardımıyla örneğin yaşamsal önemi olan toplumsal bir ilişkiler ağı kurarlar. Sonraki gelişim süreci boyunca bu ilişkiler ve bağlantılar gittikçe daha çok ayrışır. Sonuç olarak bizler diğer tüm yaşam alanlarında olduğu gibi, toplumsal alanda da yaşam boyunca öğrenciler olarak kalırız.

Bir çocuk dünyayı nasıl tanıyor?

Çocuklar oyun oynarken çok katmanlı ve önemli öğrenme ve yaşama tecrübeleri edinirler. Oyun sırasında bir çocuk dünyayla davranarak, duyumsayarak ve düşünerek ilişkiye geçme yeteneği kazanır. Daha bebekken başını kaldıran, kollarına dayanarak doğrulan ve oturmaya çalışan, sonra da ayakta duruncaya kadar bıkıp usanmadan yeniden deneyen ve ilk adımları atan çocukta, çok güçlü bir istek ve irade ortaya çıktığı görülür. Bu yapıp etme güdüsü yaşamın ilk yıllarını belirler. Duyusal olarak algıladığı her şeyi çocuk doğrudan doğruya oyunbaz faaliyete dönüştürür. Bu başlangıçta tamamen amaçsızdır – sıklıkla da yinelemekten duyulan sevinçle bağlantılıdır. Bu faaliyet ve hareket güdüsüne yeterince gelişme mekanı ve zamanı tanınırsa ve nitelikli uyaranlar aktarılırsa faal, yapıp etme gücü olan, bir şeyler gerçekleştirmek isteyen ve bunu yapabilen erişkinler için gerekli temelin bir kısmı atılmış olur.

Oyun oynamanın gelişimi nasıl sürer?

İkinci oyun aşamasında, yani üç ile beş yaş arasında arı yapıp etme güdüsü yanına oyun fantezileri katılır. Çocuğun fantezi gücü dünyayı neredeyse yeniden yaratır, duyusal olarak algılananlar artık çocuğu içsel bakımdan etkilediğinden, duygularıyla biçimini değiştirir ve oynayarak yeniden biçimlendirir. Burada işte, ileri yaşlardaki erişkinin yaratıcılığının kendini geliştirebileceği, yeşerip çiçek açabileceği zemin hazırlanmaktadır.

Hemen hemen beş ile yedi yaş arasında, yani üçüncü oyun aşamasında ise çocuklar gittikçe daha çok kendilerine özgü fikirler ve imgeler geliştirirler. Artık birlikte oynayacakları oyunu organize ederler, kurallar geliştirirler, planlar ve buluşmalar ayarlarlar. Bazen de erişkinlere karşı birleşirler. Dile gittikçe daha çok egemen olurlar ve dilin sonsuz ifade olanaklarının farkına varmaya başlarlar. Gittikçe daha çok ve daha keskin, incelikli, ayrıntılı gözlemler yaparlar. Çocuk oyunlarındaki bu gelişim aşamalarından hiçbirinden vazgeçilemez. Hiçbir aşamanın ihmal edilmemesi veya kısaltılmaması gerekir. Erişkinin ilerideki yaşamını biçimlendirmesi bakımından her bir aşama değer biçilemez yapı taşlarıdır.

Anne-baba ile eğitmenler çocukları bu sırada nasıl destekleyebilirler?

Küçük çocuklara pek çok şeyi kendi başlarına yapmaları için imkan tanımak gerek. Buna gündelik yaşamda temel bir düzen de dahildir. Eğer gün, hafta, ay, yıl genel fikir edinilebilir biçimde iyi bölümlenip düzenlenmiş olursa, o zaman çocuğun içinde büyüyen kendi kuvvetlerine güven duygusu da büyür. Bunu yapabiliyorum ve ben bunu biliyorum der; çocukta bir güven uyanır. Böylece sağlıklı bir kendine güven ve kendini güvende hissetme duygusu ortaya çıkar. Bu gelişim sürecinin çocukta sona erdirilebilmesi için, çocuğun daima ve  yeniden büyüğe bakarak örnek alabilmesi, ona kılavuzluk edilmesi gerekir. Eğitim aynı zamanda kılavuzluk edebilmek, yön gösterebilmek ve örnek olabilmek demektir. Çocuklar kendi itkilerinden yola çıkarak öğrenirler ve bu arada erişkinleri taklit ederler. Küçük çocuklar, erişkinlerin yapıp ettiklerinin ve nasıl yapıp ettiklerinin iyi ve doğru olduğundan derinlemesine emindirler.  Dünyaya önyargılardan uzak, meraklı ve açık bir biçimde adım atarlar. Ama kendilerine örnek olacak erişkin kılavuz olmadan, yön bulamazlar. Çocuklar bir erişkinin bir işi nasıl yaptığını gözlemlemeyi çok severler. Davranışı anlamlı mı yoksa sevgisiz mi, yüzeysel mi yoksa içtenlikli ve katılımcı mı, bakarlar. Konuşmalarla yapılıp edilenler birbirine uyuyor mu? Çocuklar, bir insanın yaşama, konuşma ve davranma tarzından, onun ruhsal-tinsel ana eğilimlerini anlarlar.

Çocuklar okul öncesi dönemde nasıl öğrenirler?

Okul öncesi dönemde çocuklar ağırlıklı olarak örnek alma ve taklit yoluyla öğrenirler. Bu sırada önemli temel yetileri kazanmalıdırlar – hani ileride üzerine okulda öğrenmenin yapılanacağı temel yetkinlikler dediğimiz nitelikleri. Bunlardan biri bedensel ve devinimsel yetkinliktir. Ama son yıllarda bilim insanları, doktorlar, öğretmenler ve eğitmenler gittikçe daha çok çocukta duruş ve denge bozuklukları ile aşırı kilo gözlemlediklerini söylüyorlar. Çocuklar ne yazık ki yeterince hareket edemiyorlar. İnce ve kaba motorik becerileri yeterli ölçüde gelişemiyor. Oysa insanın kendini ruhsal tinsel bakımdan iyi hissetmesi, büyük ölçüde bedensel hareketliliğine bağlıdır. Bedensel dengesini koruyamayan birinin, ruhsal dengesi bakımından sorunlar yaşaması da kolaylaşır. Becerikli ve hedefe yönelik biçimde hareket edebilme yetisi, dilin öğrenilmesini de büyük ölçüde etkiler. Bir şeyi kavrayabilmek ve ona doğru gidebilmek, algılamayı belirler, çocuğun tecrübe ufkunu genişletir, dil gelişimi sürecini faaliyete geçirir ve böylece kendi başına düşünebilme yetisini de destekler. Waldorf çocuk yuvalarında örneğin bu nedenle, çocukların çok yönlü hareket edebilmesine olanak tanımaya büyük özen gösterilir. Düzenli olarak gezi günleri, bahçede oynama veya çalışma günleri olduğu kadar, rond yapma, parmak oyunları, el işi, boyama, hamur yoğurma, alet edevatla çalışma da bu yelpazeye dahildir.

Çok yönlü duyu izlenimleri sağlıklı bir gelişim için neden bu denli önemli?

Çocukların, çevrelerinde olup bitenler ile kendilerine nasıl davranıldığı hakkında uyanık bir bilince ihtiyaçları vardır. Bu, kendi algılama gücüne güven duyarak gelişir. O nedenle okul öncesi yaşlarda çocukların güvenilir, saf ve katışıksız duyu izlenimlerine ihtiyacı vardır. Çocuk yuvasındayken gerçek dünyayı, erişkinler tarafından niteliksel olarak biçimlendirilmiş bir halde yaşarlar. Duyularıyla bağlantıları algılarlar ve böylece onları anlamayı öğrenirler. Keşif sevinci ile birleşince, yavaş yavaş temel doğa yasalarını da öğrenmeye başlarlar. İnsanın duyularının itinayla işlenmesi ve desteklenmesi, pedagojik çalışmanın önemli bir parçasıdır. Sağlıklı ve doğala yakın üretilen gıdalar, kullanılan malzemenin sahiciliği,  duyuları kandırmaya ya da yanıltmaya yönelik olmaması, içinde yaşanılan ortamdaki uyumlu biçimlendirilmiş ve döşenmiş mekanlar ve renkler bu gelişmeyi destekler. Modern medya çağında, çocukların kendi duyularına güven duymaları gittikçe daha fazla önem kazanmaktadır.

Çocuklarımızın dil yetisinin gittikçe yoksullaşmasının nedeni nedir?

Dünyanın pek çok ülkesinde son 20 yıl içinde okul öncesi dönemde konuşma bozukluğu ve konuşma geriliği çeken çocuk sayısının hızla arttığı bilinmektedir. Uzmanlar, suskun aile kavramını sık sık kullanır oldular. Manfred Spitzer ve Gerald Hüther gibi tanınmış nörobiyoloji uzmanları bunun tehlikeli olduğu uyarısında bulundukları halde, televizyon ve bilgisayar aile yaşamında gittikçe daha fazla rol oynamakta. Bir çocuğun, masalları ve öyküleri kendi bildiği biçimde ve kendi sözcükleriyle anlatmayı ve resimleri kendi içinden üreterek yeniden yaratmayı öğrenmesi gereken çağda, beyni sürekli olarak yabancı seslerin ve resimlerin seline maruz kalmaktadır. Oysa düşünme ve konuşma birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Düşündüğümüzü ancak dilimizle ifade edebiliriz, dünyadaki her şeye bir ad verebiliriz ve birbirimizle konuşabiliriz. Çocuklar, ancak konuşan bir çevrede büyürlerse konuşmayı öğrenirler. Bu sırada çocukla erişkin arasındaki ruhsal sıcaklık ve dilsel ilişki, iyi ve ayrışmış bir konuşma biçimi için besleyici zemini oluşturur.

Çocuklar düş gücü ve yaratıcılığı nasıl geliştirirler?

Önceden imal edilmiş, belirlenmiş ve normlaştırılmış dünyamızda fantezi ve yaratıcılık geliştirmek, pedagoglar için gittikçe daha fazla sorun haline gelmektedir. Çocuklar kendi düş gücü ve yaratıcılık kuvvetleriyle birlikte dünyaya gelirler. Çocuk yuvasında bu kuvvetlerini geliştirmek isterler ve bunun için sunulan olanakların doğru olmasını beklerler. Bu nedenle, küçük çocuğun yaratıcı düş gücüne pek kıt olanak tanıyan oyuncaklar yerine, henüz en küçük ayrıntısına kadar biçimlendirilmemiş oyun malzemesi çok daha elverişlidir. Ayrıca anlatılan ya da okunan öykü ve masallar, çocuğun içsel biçimlendirme gücünü, televizyonda sunulan resimsel dünyalara göre çok daha yoğun faaliyete geçirirler. Çocuğun fantezisi, kendisine sunulan her şeyi kavrar. Çocuklar henüz iyi ya da kötü arasında ayrım yapmadıklarından, bunu yapmak bizlerin pedagojik görevidir.

Toplumsal yetkinlik çocuklarda nasıl desteklenebilir?

Çocuklar doğumdan itibaren toplumsal varlıklardır ve öğrenerek, insanlar arası ilişkilerin içine yaşayarak nüfuz ederler. Bu öğrenme süreçlerinin kökeni ailedir ve çocuk yuvasında, daha sonra da ilkokulda sürer gider. Oysa çocuk yuvası günümüzde gittikçe daha fazla toplumsal tecrübe edinme alanı yaratmalıdır. Aile yapıları çok değişti ve bazı küçük ailelerde yeterince alıştırma alanı yok. Toplumsal birliktelikte daima bireyin ilgileri, istekleri ve ihtiyaçlarını toplumsal birlikle bir ilişki içine sokabilmek önemlidir. Bu toplumsal ortamda her bireyin ihtiyaçlarına ve ilgi alanlarına yer olmalı ve verilen sözler tutulmalıdır, kurallar ve güven geçerli olmalıdır. Özellikle küçük çocukların, bu toplumsal yaşam kurallarının mümkün olduğunca çoğunu öğrenecekleri ve ona göre yol bulabilecekleri bir toplumsal ortama ihtiyacı vardır. Bu sırada çocuk, daima ve yeniden erişkinin davranışlarını taklit ederek yönünü bulabilirse çok iyi olur. Böylece sorumluluk üstlenmeyi de öğrenirler. Anne-babalarının gerek çocuk yuvasında gerekse toplumsal yaşamda örneğin odaların tamiratında ve yenilenmesinde, dış mekan biçimlendirmesinde, oyuncakların tamirinde, bayramları birlikte kutlama hazırlıklarında nasıl katılımcı çalışmalar yaptıklarını görürler. Bu arada, toplumsal bir birliğin pek çok etkin insana ihtiyacı olduğunu yaşayarak öğrenmiş olurlar.

Günümüzde çocukların hemen hiç konsantre olamadıkları doğru mu?

Pedagoji ve tıp çevrelerinde uzun yıllardır çocuklarda görülen belli bir hastalıktan söz edilmekte: Dikkat eksikliği sendromu. Genelde güçlükle yoğunlaşabilen, sinirli ve uyku bozukluğu çeken çocuklar da bu kapsama girer. Bu çocuklar yaratıcılık sevinci yetersiz olanlardır, neredeyse kısa süreliğine bile olsa, belli ödevleri yerine getirmek üzere yoğunlaşamazlar. Çocuk yuvası ve okul yaşındaki çocukların gittikçe daha fazlası, çoktan onları “susturup oturtan” ilaçlarla tedavi görmektedir. Oysa bu sırada nedenlere hiç dokunulmamakta, daha çok semptomlar, yani belirtiler tedavi edilmekte, on yıllarca sonra ortaya çıkacak yan etkileri ile ilaç tedavi sonuçları ise hiç akla gelmemektedir. Bu çocuk rahatsızlıklarının çoğu  modern yaşama biçimimizin etkilerinden kaynaklandığından, burada çocuk yuvasının görevi, önlem almaktır. Zaman yetersizliği, acelecilik, koşuşturma, stres, yüzeysellik, başarı baskısı, gürültü, medya tüketimi çocukları gittikçe daha çok rahatsız etmektedir. Oysa bunun tam tersine; yani anlamlı ve mantıklı davranış bağlantıları yaşama ve bunları kendi yapıp ettiklerine uygulama  fırsatına ihtiyaçları vardır. Küçük çocukların ilgi alanları çok çeşitlidir. Çok meraklıdırlar ve seve seve ve çabucak yönlendirilmeye hazırdırlar. Bu onların yapısında vardır. Önemli olan, genel koşuşturmanın, yüzeyselliğin veya can sıkıntısının çocuk yuvasında yaygınlaşmasına izin verilmemesidir. Gündelik akış içinde düzenli yinelemeler ve ritim aktaran biçimlendirme elemanları ile, yıllık bayramların sevindirici anmalarla kutlanması, çocukların konsantrasyon yeteneğini güçlendirmeye yardımcı olur. Çocuklar kendileri bizzat faaliyette bulunmak isterler. Önemli olan bu temel ihtiyaca anlamlı biçimde ve mümkün olan her zaman karşılık verebilmektir. Bu sırada dikkat edilmesi gereken bir kural vardır: Yapıp etme motivasyonunu destekleyen, sunulanların fazlalığı değildir, bunun tam tersi geçerlidir. Örneğin Waldorf çocuk yuvasında elektronik medya tüketimi bütünüyle ihmal edilir – bunun nedeni tekniğe düşman bir tutum değildir, tersine çocukları beyin gelişme fonksiyonlarına kadar derinlemesine etkileyen hastalıklı akımlardan korumaktır. Burada “ne kadar erken, o kadar iyi” değil, tersine “her şeyin zamanı var” ilkesi geçerlidir. Öte yandan, Waldorf okullarının lise son sınıfında öğrenciler teknoloji dersinde, basit donanım ve yazılım ödevleri yaparlar ve bilgisayarların içindeki işlevselliği doğru dürüst öğrenirler.

Anne-babalar çocuklarına hangi değerleri aktarmalıdırlar?

Çocuklar ve erişkinler, kendi yaşamlarını biçimlendirirken içsel bakımdan bağlanabilecekleri ruhsal-tinsel kılavuzluğa, yönlendirmeye, değer imgelerine ve ödevlere ihtiyaç duyarlar. Çocukların kurallara, ritüellere, açıklık ve şeffaflığa, dürüstlük ve sahiciliğe ihtiyacı vardır. Burada özellikle de örnek olma ve taklit etme arasındaki ilişki önemlidir. Çocuklar, doğayla sevgi dolu ilişki kurabilen tutum ve davranışta erişkinlerle yaşamak isterler. Şükran duygusunu algılamak isterler, yemek sofrasında bir bereket duası duymak isterler. Toplumsal yaşamı sevgiyle daha dolu dolu ve daha az nefret, kıskançlık ve kötümserlikle biçimlendiren anne-babaya ve eğitmenlere rastlamak isterler. Çocuk yuvasında, derneklerde, komşulukta, politikada faal çalışan erişkinler ve eğitmenler isterler. Erişkinlerin daima şeffaflık ve dürüstlükle insana yaraşır bir toplumsal ve yaşanası dünya yaratmaya çalıştıklarını görmek ve yaşamak isterler.

Bay Lang, röportaj için çok teşekkür ederiz.

Masallarla Değerleri Keşfetmek

Susanne Stöcklin-Meier ile bir röportaj

Spiel und Zukunft (Oyun ve Gelecek dergisi, Kasım 2008
Röportajı yapan: Jette Lindhom
Çeviri: Tarhan Onur

Oyun pedagogu ve  yazar Susanne, Basel yakınlarında yaşıyor. “Gerçek, doğru davranış, barış ve beraberlik, sevgi, şiddetsizlik: bu beş insani değer, demokrasinin temel direkleridir ve hem özel hem kamusal yaşamda birbirimizle anlaşmayı kolaylaştırır.” diyor. Eğitmenlerin eğitimi için ileri kurslarda doçent olan yazarın, çocuklar ve anne-babalar için çeşitli  kitapları var. Değerleri kim belirliyor ve zaman içinde bu değerler nasıl gelişiyor?
Değer yargılarımız bakımından her birimiz toplumsal çevre, geçerli kurallar, yaşadığımız ülkenin yasaları, ailemizin etik ve dini tutum ve davranışları ile kamuoyu tarafından biçimlendiriliyoruz. Bugün ülkemizde her erişkin insanın, yaşamını hangi değer yargılarına göre biçimlendirmek istediğini seçme olanağı var. Bu her zaman olanaklı değildi. Yüzyıllarca genel davranış kodeksini belirleyen ve buna uyulup uyulmadığını denetleyen, sorgulanamaz merciler vardı. Bunlar öncelikle kilise, devlet mercileri, gelenekler ve kentsoylu toplumuydu. Bugünkü değerlerimizin bir kısmı da Eflatun ve Aristo zamanından, eski çağdan kaynaklanır. O zamanlar cesaret, soğukkanlılık, adalet, arkadaşlık ve samimiyet toplumun taşıyıcı değerlerinden sayılırdı. Orta çağda İtalyan Dominiken papazı Thomas von Aquin zamanının değer yargılarına, üç Hıristiyanlık erdemini de eklemiştir: İnanç, umut ve sevgi.

Ama bir ara bir değerler dönüşümü de oldu. Değişen nedir?

Evet, bir zaman devir değişti. Mutlakıyetçilik koşulsuz itaati ve aydınlanma akıl ve eleştiri yeteneğini bu değerler listesine ekledi. Zaman içinde düzen, temizlik, çalışkanlık, tutumluluk, dakiklik ve görev bilinci gibi kentsoylu erdemler önem kazanmıştır. Geçen yüzyılda ise 68 hareketi eğitim sahnesine yeni bir dinamik getirmiştir. O arada katı davranış kuralları ve anlamsız yasaklar kırılmaya çalışılmış ve otoriter baba figürleri alaşağı edilmeye başlanmıştır. Dayanışma, söz hakkı, bağımsızlık ve eşit haklar gibi değerler öne çıkmıştır. Aşırı otorite, disiplin ve düzen gibi kabuk bağlamış eğitim yöntemleri bir yana bırakıldı. Rakkas bu kez de tam ters yöne gitti ve sınırsız özgürlüğe ve yanlış anlaşılmış bir anti otoriter eğitime yöneldi. Eğitim sorunlarında büyük bir güven kaybı ve çaresizlik ortaya çıktı. Çünkü her iki eğitim yöntemi de uygulamada başarısızlığa uğramıştı. Bugün artık pedagojide yeni bir orta yol dönemi başlamıştır.

Bugün bir değerler kaybından söz edebilir miyiz peki?
Hayır, istesek de istemesek de değerler her zaman vardır. Sorun yalnızca, bizim onlara ne kadar önem verdiğimizde yatmaktadır. İnsan öncelikler belirler ve sonra değer verdiği şeyleri gerçekleştirmek ister. Bakış açısına göre, çeşitli değerler için çaba harcamaya eğilimlidir. Özgürlük, hakikat, barış, adalet ve sevgiyi düşünelim örneğin. Bunlar bütün zamanlarda insan için önemli olmuştur. Ancak değer yargıları son yıllarda para, iktidar, medya ve şiddet yönünde gittikçe değer kazanarak ne yazık ki aşırı sapma göstermiştir. İdeal, tinsel, spiritüel olan ve ileriye yönelik yapılandırıcı görüşler şu sıralar yine büyük ölçüde geri saflara atılmış durumda. Yaşadığımız dünyanın farklı boyutlarda bulunan değerler çeşitliliğine rağmen, çoğu insanın artık bir tek temel değeri var – kar etmek. Bu değer kavramı, ahlaki ve demokratik profilini bütünüyle yitirmiştir ve artık sadece ölçülebilir şeyler için geçerlidir. Kazanç sağlayan her şey, değerli sayılmaktadır. Para, başlı başına değer olmuştur. İnsanın sözüm ona her şeyi satın alabileceği araç olmuştur. Başka bir deyişle, para iktidar demektir ve şu anda dünyayı yönetmektedir. Bunun sonucunda aşırı bir bencillik oluşmuştur. Bu arada yardımlaşma, dayanışma ve insanlık yarı yolda kala kalmıştır.

Çocuklarımız neden özellikle bugün değerlere ihtiyaç duyuyor?
Çünkü onlara korunma duygusu ve güven veriyor, çocuklar için önceden bilinemeyen pek çok yenilik içeren dünyaya, yapı ve güvenirlik kazandırıyor. Kapsamını bilebildikleri kuralları olan bir toplumsal çevrede yetişen çocuklar, daha fazla kendine güven geliştiriyorlar ve içinde

yaşadıkları ortama da daha fazla güveniyorlar. Aile ve çocuk yuvasında gün be gün karşılaştıkları çelişki veya tartışmaların üstesinden gelmeyi öğrenerek, iyi bir yönde çelişkilere dayanıklılık kazanıyorlar. Küçük çocukluk döneminde edinilen bu değer yargıları temelinde, sonra dünya görüşü ile bir değerler dünyası oluşturuyorlar. Bu ancak, anne-baba ve eğitmenler bu beklentilerin farkına varmışsa ve onları yanıtlayabilirse işlevsellik kazanır. Çocukların, değerleri öncelikle bizi örnek alarak öğrendiklerinin bilincinde olmalıyız. Aslında söylediklerimizle yapıp ettiklerimiz arasında zaman zaman uçurumlar açıldığını itiraf etme dürüstlüğünü gösterebilmeliyiz. Örneğin çocuklar birbirleriyle kavga ettiklerinde onları azarlarız ve bu sırada onlar kadar gürültülü ve düşmanca davranabiliriz. Oysa bir dakika önce onları bu yüzden azarlamamış mıydık! Demek ki çocuklar, birbirleriyle saygı dolu birliktelik içinde yaşamayı, onları azarlayıp uyardığımız zaman değil, tersine onlara bu saygı dolu bir arada yaşamayı gözler önüne serip onlara yaşattığımız zaman öğrenirler. Bu hepimiz için her zaman çok geniş ve verimli bir alıştırma alanıdır.

“Masallardaki Bilgelik” adlı yeni kitabınızda, değerleri masallar yardımıyla keşfetmeye çağırıyorsunuz. Masallar bu bağlamda neden bu denli önemli peki?
Masal kahramanları sayesinde çocuklar, çok çeşitli davranış biçimlerinin sonuçlarını öğrenebilirler. Klasik masallar bazen biz erişkinlere tahtadan oyma gibi gelir. Örneğin iyi kalpli küçük kız en güzelleridir ve masalın sonunda prensle evlenmeye hak kazanır. Tembel üvey kız kardeş çirkindir ve cezasını bulur. Oysa yaşam deneyimlerimizden dünyanın aslında çok daha karmaşık olduğunu biliriz. Çocuklar ise belli bağlantıların yeni yeni farkına varmak üzeredirler. Masalların genelde siyah-beyaz yapılanmış dünyası, yön bulmalarını kolaylaştırır. Masallar küçük ve büyük için ruhsal gıdadır. Orada düşler ve fantezi dünyasına, sınırsız olanaklar ve mucizeler alemine ayak basarız. İyi ve kötünün anlayışı burada tıpkı yaşanmış değerler gibi keskinleştirilir. Çoğu çocuk ve erişkin, masalların içinde saklı yaşamı onaylayan, huzur ve güven veren, yaratıcı ve şifalı güce bayılırlar. Masallar arkadaşlıktan, hoşgörüden, yardımseverlikten ve hakikat sevgisinden, yani yaşamda gerçekten değeri olan şeylerden söz eder. Bugün bu değerleri çocuklara aktarabilmek, her zamankinden daha önemlidir.  “Beynimizin masallara ihtiyacı var!” – Göttingen Üniversitesinden beyin araştırmacısı Gerald Hüther de bundan emin. Masalı, bir çocuğun sakin oturup dinlemesini sağlayan, ama aynı zamanda fantezisine kanatlar takan ve dil hazinesini zenginleştiren bir sihirli iksire benzetir; bunun da ötesinde masal, kendine güvenini arttırır ve onun geleceğe cesaret ve güvenle bakmasını sağlar. Bu nedenle Hüther masalları, beyin için gerekli süper doping olarak adlandırır. Anne-babalar çocuklarına sık sık masallar anlatmalıdır. Böylece çocuklar sözcük dağarı, bilgi ve olgunluk zenginliği edinirler. Masal ve öykü dinlemeden çocukluk geçirmiş olanlar, içsel resim geliştirme becerisi dumura uğramış, yoksul bir fantezi ve düşük bir dil bilinci ile yaşamak durumunda kalırlar. Masallar, düşüncede, dilde ve ruhta izler bırakır. Erişkin yaşlara kadar değerler bilincini etkilerler.

Anne-baba çocuğuna daima belli masalları mı okumalı ya da anlatmalıdır?
Hayır. Örneğin Grimm Kardeşlerin toplu masallarından tanınmış olanlar yanında, başka kültürlerden öyküler de vardır. Dünyamız gittikçe daha küresel ve çok kültürlü hale geldiğinden, çocukların başka kültürlerin, ülkelerin ve karaların masallarını dinlemeleri çok önemlidir. Grönland’dan Afrika’ya, Çin’den Kuzey Amerika’ya yüzyıllardır masallar anlatılıp duruyor. Ülke, din, gelenek göreneğe göre motifler çeşitleniyor. Ama hepsinde çocuklara hitabeden, onların anladığı resimler, imgeler ve hakikatler vardır. Masallar halklar arasında anlaşmaya hizmet eder, eski ve yeni anlam imgeleri aktarır ve dil kullanımını besler. Yabancı ülkelerden masallar, çocuklarda hoşgörü ile iyilik ve huzur içinde birlikte yaşama duygusu uyandırmaya yardımcı olur. Bu sırada çocuklar hoşgörünün, kendisininkilere benzemeyen görüşler, değer yargıları, inançlar, davranış biçimleri ile gelenek ve göreneklere saygıyla yaklaşabilme anlamına geldiğini öğrenirler. Başka türlü olma hakkını ve değerini sorgulamadan, başka türlü olmaya izin veren, onun geçerliliğini de kabul eden bir tutuma yaklaşırlar.

Bu bağlamda İncil’den öyküler ne aktarırlar?
İncil’den öykülerin etkisi, iyi masalların etkisi gibidir. Masalcı sadece kitaptan okumaz da iyi anlatabilirse, öykü çok heyecanlı ve canlı olur. Eski ve Yeni Ahit metinleri zaten uzun çağlar boyunca sadece ağızdan ağıza aktarılan tecrübeler ve öykülerden oluşur. Çocuklar bu sırada gündelik yaşamla, soruları ve sorunlarıyla bir bağlantı kurabilirlerse, öyküler daha da canlı hale gelir. İncil’deki ileti ve değerlerle çocuklar ancak aktarılmak istenenin ne olduğunu anladıkları takdirde bir bağlantı kurabilirler. Dinsel öykülerle, insanlarla itinalı iletişime özen göstermeyi ve empati geliştirmeyi öğrenebilirler. Kıssadan hisse, Yeni Ahit’de ve çoğu dinde bulunan “altın kural”dır. Özü de, “Başkalarına, sana davranılmasını istediğin gibi davran” olmaktadır.

Kitabınızı çeşitli temel değerleri ele aldığınız seçme masallarla beş bölümde hazırlamışsınız. Okurlarımıza bazı somut tavsiyelerde bulunabilir misiniz?
Tabii seve seve. Kitabımda özellikle vurguladığım temel değerler hakikat, doğru davranış, barış ve huzur içinde birliktelik, sevgi ve şiddetsizliktir. Kısaca açıklamaya çalışayım.

1 Hakikat

İçinde fazla yalan dolan olmayan, hakiki bir gündelik yaşam sürmeye ihtiyacımız var. Anne-babanın vergi ödemede kurnazlıklar, hizmet ücretleri öderken yapılan küçük oyunlar, ya da telefon çalınca yok dedirtmelerin ardında yatan hakikatten uzak davranışların, çocuk farkına varmıyor sanmaları, büyük bir yanılgıdır. Oysa çocukların, yapıp ettiklerine ve söylediklerine, temel ilkelere ve ideallere sadık kalan anne-babalara ihtiyacı var. Örneğin Hans Christian Andersen’in “Kralın yeni giysileri” masalı, dürüstlük ve yalandan, kendine güven ve kendini beğenmişlikten, öne çıkma ihtirasından, gerçeği söyleme cesaretinden, ama aynı zamanda kendi görüşünü savunma korkusundan söz eder. Büyük paralar karşılığı krala “görünmez giysiler” dokuyan iki dolandırıcının kötü oyunu, sadece yalın gerçeğin gözünün içine bakmaktansa, halkın kendini beğenmişlik ve kendine güvensizlik yüzünden görmemiş gibi yapmayı tercih etmesiyle mümkündür. Oysa masum bir çocuk, doğruyu söyleyerek bu dolandırıcılığın ortaya çıkmasını sağlar.

2 Doğru davranış

Doğru davranışı tanımlamak hiç kolay değildir. Bir toplumun neyi uygun ve iyi bulduğu ya da bulmadığı zamanla değişir. Ama çocukların neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna dair çok sağlıklı bir sezgileri vardır. Bir davranış onlara göre yanlışsa, ya da kendilerine kötü davranılmışsa, hiç çekinmeden: “Haksızlık bu!” derler. Doğru ve dürüst davranış, hem özel hem kamusal yaşamda birlikte yaşamayı kolaylaştırır. Hırsızlık yapmamak, öldürmemek, canlılara gereksiz yere acı çektirmemek doğru davranışlara örnektir. Yalan söylemekten, küfretmekten ve gereksiz yere saçma sapan konuşmaktan kaçınmak da doğru dürüst konuşmaya dahildir. Dikkatli olmak, başkalarına empati duymak, itina etmek, bakmak ve görmek, dinlemek, başka fikirlere izin vermek, malzeme ve zamanla itinalı bir ilişki içinde olmak, hepsi doğru davranış örnekleridir. Sonuç olarak herkes, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşımalıdır. Kendimiz yapsak da, başkasının yapmasına izin versek de, her davranışın bir etkisi ya da sonucu olduğunu bilmek gerekir. Bu konu bağlamında Grimm Kardeşlerden “Balıkçı ile Karısı” masalı iyi bir örnektir. Bu masalda ölçülü olabilmek, hırs, doğru ölçü, memnuniyet, aşırı cimrilik, şükran duygusu ve nankörlük, hakikati kaldırabilme gücü, medeni cesaret ve kılınmak ele alınır. Balıkçının karısının ölçüsüz açgözlülüğü anlatılır. Hiç şükran duymaz, tersine daima daha fazlasını ister. Sabır ve memnuniyet duygusundan yoksundur. Bugünkü maddeci dünyamızda, çocukların mal ve malzemeyle ilişkilerde dikkatli ve özenli olmayı öğrenmeleri ve mutluluğun sadece iktidar ve paraya bağlı olmadığını görmeleri iyidir. Bu masal bize, daha azın aslında daha iyi olduğunu gösterir. İncil’deki iyi yürekli keşiş öyküsü de, doğru davranış için iyi bir örnektir. Hiçbir şey yapmadan seyirci kalmamak ve yardıma ihtiyacı olanların imdadına yetişmek  için cesaretlendirir.

3  Barış ve beraberlik
Barış dolu bir dünyanın anahtarı, her birimizin ellerinde. Dalai Lama bunu çok güzel açıklıyor, “Kendisi içsel barışı bilmeyen biri, bunu başka insanlarla karşılaştığında da bulamayacaktır.” Ailede, köyde, kentte, ülkede, her kıtada ve bütün dünyada barışa ancak şiddetin üstesinden gelebilirsek ulaşabiliriz. Barışa erişmek için, birlikte bir şeyler yapmalı, çalışmalı ve vizyonlar geliştirmeli, öyle düşünmeliyiz. Anne-babalar, çocuklar, arkadaşlar, akrabalar, komşular, yuvalar, okullar, resmi daireler, hepimiz mümkün olduğunca güç birliği edip aynı halatın ucundan tutmalı ve çekmeliyiz. Sağlıklı gelişebilmek için çocukların barışçıl bir iklime ihtiyaçları var. Erişkinler onlara bağırdığında, ya da anne ile baba kavga ettiklerinde çocuklar korkar ve üzülürler. Bundan kaçınmak demek, çelişki ve tartışmadan her ne olursa olsun kaçınmalıdır anlamı çıkarmak değildir. Çelişki ve tartışmalar son derece normaldir. Ancak birbirimizle barış içinde yaşayacaksak, çocukların çelişki ve çatışmalarla başa çıkmayı, onları çözmeyi, sınırlara, kurallara ve başka görüşlere saygı göstermeyi ve duygularını gösterebilmeyi öğrenmeleri gerekir. İyi bir örnek öykü de Yeni Ahit’teki kayıp oğul öyküsüdür. Oğul, evden çıkar ve büyük, geniş dünyaya adım atar. Bir masal kahramanının tersine, yaşamın önüne koyduğu sınavları geçemez ve başarısız olur. Pişman şekilde eve döner. Babası onu affeder ve kollarını açarak kucaklar, onu yine eve alır.

4  Sevgi
Çocukların bizim sevgimize şefkat, ilgi, gözetme, koruma, kollama, sıcaklık, gülümseme biçiminde ihtiyacı vardır, sesimize ve konuşmamıza, göz temasımıza ve dokunuşlarımıza ihtiyacı vardır. Sevgiyle büyütmek ve eğitmek demek, aynı zamanda arkadaşlıkları beslemek, yıl boyunca gelen bayram ve tatil günlerini kutlamak, iyi gelenek ve görenekleri, ritüelleri aktarmak, tinsel bir arka plan oluşturmak ve en yakınlarımıza saygıyı yaşayarak göstermek ve aktarmak anlamına gelir. Sevgisiz büyüyen çocuklar, bedensel ve ruhsal bakımdan hastalanırlar. İçsel ve dışsal olarak yavaş yavaş dumura uğrarlar. Felsefeci, yayıncı, eğitimci ve antroposofinin kurucusu olan Rudolf Steiner’e göre, “sevgiyle eğitim”, çocuğu saygıyla kabul etmek, sevgiyle eğitmek ve özgürlüğe bırakmakla olur. Sevgi tohumlarını, bir gülümseme ile çocuklarımızın yüreklerine bırakmaya çalışalım. Onları her gün güneşli düşüncelerle, güzel sözlerle, şarkılarla, mizahla, öyküler ve neşeli beraberlikle sulayalım. Tohum, bir süre sonra çatlayacak ve güzel bir filiz verecek, renkli çiçekler açacak, sonra sulu meyveler verecektir. Bunlar yürek sıcaklığı, güven, içtenlik, şefkat, muhabbet, sevimlilik, empati, arkadaşlık, hoşgörü, yardımseverlik, neşe, iyi yüreklilik, affetme, sabır, iyi huyluluk , edep, saygı ve güven duyma gibi nitelikler olacaktır. Grimm kardeşlerin “Yıldızlı para” masalında, sevgiyle her şeyini verebilen birinin, mucizevi biçimde ödüllendirileceği, anlatılmaktadır . Şans yıldızları gökten akmaya başlar ve altına dönüşürler. Gündelik yaşamda bazen bir şeyden vazgeçmek ya da fedakarlık etmek, ya da kendimizde olan şeylere sahip olmayan birisiyle bir şeyi içtenlikle paylaşmak yeterli olacaktır.

5   Şiddet uygulamama
Bütün insanların içinde şiddet potansiyeli bulunmaktadır. Modern beyin araştırmalarının gösterdiğine göre, beyin kullanılışına göre değişime uğrar. Sürekli yinelemeler, bununla ilişkili sinir hücrelerinin bağlantılarını kuvvetlendirir. Böylece alışkanlıklar oluşur ve bunları geri döndürmek oldukça güçtür. O nedenle çocukluk döneminde gündelik yaşamdaki saldırganlığı sevgi ve anlayışla ama kesinlikle durdurmak önemlidir. Şiddetsizlik, temel olarak her tür canlı varlığın incitilmesinden ve zarar görmesinden kaçınmak anlamına gelen bir yaşam tarzı ve düşünce tutumudur. Şiddetsizlik, kaba gücün ya da kaba güçle tehdit etmenin sorunları çözmeye yaramadığı, haksızlığı ve baskıyı ortadan kaldırmadığı  görüşünde olan bir davranış biçimidir. Büyük Hintli özgürlük savaşçısı Mahatma Gandhi, gelecekteki barış dolu bir dünyaya giden yolun yegane ilacı şiddetsizlik olacak, demiştir. Gandhi’ye göre olumsuz düşünceler, yalanlar, nefret duyguları ve aşırı telaş da şiddete dahildir. İnsanların sabır ve sürekli çabayla kendileriyle ve başkalarıyla barış ve huzur içinde yaşamayı öğrenebileceklerine inanıyordu. Şiddetsiz iletişimi öğrenmeye çocuklukta başlamak gerekiyor. Çünkü çocuk taklit yoluyla öğrenir. O nedenle anne-babaların ve eğitmenlerin ona iyi örnek olmaları çok önemlidir. Grimm Kardeşlerin “Arı Kraliçe” masalı, bu şiddetsizlik konusunu derinlemesine ele alır ve işler. Buradaki üç hayvan karınca, ördek ve arı, sembolik olarak karada, suda ve havada yaşayan her şeyi simgelerler. Dünyayı fethetmek üzere ülkeden çıkan iki kardeş prens, hiçbir işe yaramazlar. Toprakla, suyla ve havayla ilişkileri  yıkıcı biçimde gerçekleşir. Sarayın ve taşa dönmüş insanların üstündeki sihri çözmenin yegane yolunu ancak o çok alay edilen salak bulur. Zira bütün enerjisiyle doğanın yeniden şifa bulması için çalışır. Görevleri, ancak bin adet inciyi toplama, anahtarı denizin dibinden bulup çıkarma ve gerçek prensesin kim olduğunu bulmada hayvanlar ona yardım ettiği için yerine getirebilir.

Bayan Stöcklin-Meier, söyleşi için çok teşekkür ederiz.