Eğitim Sanatı

Rudolf Steiner, yaşamı bir bitkiye benzeterek şöyle der:

Yaşam, tıpkı bitkide olduğu gibi, yalnızca gözlerimizle gördüğümüzden ibaret değildir. Nasıl bir tohumun içinde verili genetik bilgiler, gelecekte o bitkinin nasıl olacağının işaretlerini taşıyorsa, yapraklardan sonra ne tür çiçeklerin ve meyvelerin geleceğini belirliyorsa, derinlemesine araştırdığımızda, insanın doğasında verili olanı da aynı şekilde okuyabiliriz, zira doğal gelişme, geleceği içinde taşır,

Bu sözlerin ışığında gelişmekte olan bir insan varlığının nasıl yapılandığını anlamak için, doğasına insanbilimsel açıdan göz atarsak;

•    Dünyaya gelen çocukta gördüğümüz yegane varlık parçası, diğer canlılarda da olan  fiziksel bedenidir. Bu fiziksel beden, geri kalan fiziksel dünyayla aynı maddelerden, yani minerallerden oluşmuştur ve aynı fizik yasalara tabidir.

•    Ancak mineral üzerinde etkin olan kuvvetler, onun canlı bir varlık olmasına yetmez. Canlı varlık haline gelmesi için başka bir “içsel kuvvet” etkin olur. Bitkiler ve hayvanlar dünyasıyla birlikte sahip olduğumuz bu bedene, “yaşam bedeni” veya can denir. Bu beden, fiziksel bedenin maddeleri ve kuvvetlerinin büyüme, kendini üretme ve beden içi sıvıların içsel devinimini düzenler. Aynı zamanda fizik bedenin yapılandırıcısı, mimarı ve sakinidir. Nasıl rüzgarı ya da elektriği ve manyetizmayı göremiyorsak ama etkileri üzerinden var olduklarını biliyorsak, bu yapılandırıcı güçler bedenini de göremeyiz, ama var olduğunu biliriz.

•    İnsanın üçüncü varlık parçası duyumsama bedenidir. Bu beden acı, haz, içgüdü ve heyecanların taşıyıcısıdır. Bitkilerde duyumsama bedeni yoktur, yalnızca fizik ve eter beden vardır. Bitkilerin dış uyaranlara tepki vermesini, duyumsama olarak yorumlayamayız. Zira burada önemli olan, bir varlığın dıştan gelen bir uyarana bir yanıt vermesi değildir, önemli olan daha ziyade bu dışsal uyaranı, bir içsel süreç sayesinde işleyip dönüştürerek acı, haz, güdü, arzu şeklinde yansıtmasıdır. Bu içsel süreç önemlidir. Duyumsama bedeni yalnızca hayvanda ve insanda bulunur.

•    İnsan, kendisini doğanın diğer varlıklarının ötesine aşırtan dördüncü bir varlık parçası daha geliştirmiştir. Bu da “Ben” denen varlık parçasıdır ve  insanın ancak kendisi için dillenebileceği bir sözcüktür. İnsanın “ben” diyebilmesi için, kendi içinde tanışmış olduğu bir varlığın farkına varmış olması gerekir. İçinde kendi düşüncesiyle kavrayabildiği bir dünyayı, kendi dünyasını taşımaktadır. Buna “ben-bedeni denir ve insan ruhunun taşıyıcısıdır.

Ben ancak toplumsal çevreyle ilişki ve iletişim halinde gelişir ve kendi yazgısını gerçekleştirir. Öte yandan ben, bedende de bir ben-organizasyonu oluşturarak, bu sayede bilincin altına derinlere kadar uzanarak bedenin işlevsel düzenini ve yapısını, insana yaraşır şekilde ve bireysel olarak biçimlendirir. Hiçbir insan organizması diğerinin aynı değildir. Alın, yüz, ses, eller, duruş hepsi bir kerelik ve birbiriyle karıştırılamaz bir kişiselliğin dışa vurumudur. Bu bireysel damgalanma ta metabolizmaya kadar uzanır.

Ben’in uyanmasıyla, insan hayvanın ötesine geçer. Ben bütün varlık parçaları üzerinde çalışır ve haz ve acı, sempati ve antipati inceltilerek arındırılır, duyumsama bedeni dönüştürülür. Ben, yaşam bedeni üzerindeki çalışmalarıyla onu, alışkanlıkların ve kalıcı eğilimlerin, karakter ve belleğin taşıyıcısı haline getirir. Beni yaşam bedeni üzerinde çalışmamış bir insanın henüz yaşantılarının anıları yoktur, resimler vardır. Anımsamalar ancak üç yaş civarında çocuk kendisine “ben” dediğinde başlar.

Steiner’e göre, dik duruş, devinim ve yürüyüşteki bireysellik, dil ve kendini ifade, bakışlar ve son olarak da düşünme, duyumsama ve irade asla bedenselliğin bir sonucu değildir, tersine sürekli kendisini bedensellikte gerçekleştiren bir ruhsal-tinsel varlığın dışavurumlarıdır.

Eğitimci olarak işte insanın fizik beden, yaşam bedeni, duyumsama bedeni ve beninden oluşan bu dört varlık parçası üzerinde çalışmakta olduğunun bilincine varması gerekir. Bu varlık parçalarının gelişiminin, yaşamın birbirini izleyen yedişer yıllık bir ritim  içinde değişik dönemlerinde farklı biçimlerde ve üç doğumla gerçekleştiğini açıklayan Rudolf Steiner, eğitimin her şeyden önce i l i ş k i olduğu üzerinde durmuştur. Eğitmenin çocukla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi, onu olduğu gibi anlayabilmesi ve kabul edebilmesi için önce kendi üzerinde çalışması ve kendini gözlemlemesi, tanıması gerektiğine işaret eder.

Çünkü eğitsel ilişkide etkin olan, insanın bildikleri, niyeti ya da yapmak istedikleri değildir; tersine eğitmenin çocuk için k i m  olduğu, çocuğun önünde n a s ı l olduğudur. Kendi mizacına göre çocuklarla karşılaşmada nasıl bir beklenti ve tutum içinde var olmaktadır,  belirleyici olan budur. Eğitmenin varlığı, hareketleri, davranışı, olaylar karşısındaki tutumu, konuşması, güleryüzü, neşesi, iyimserliği önemli örnek oluşturur. Demek ki eğitmenin mizacı da bu karşılaşmada öne çıkar.

Mizaç, insan varlığına temel rengini verir. İnsanın atalarından ve ailesinden gelen genetik verilerle, daha önceki tinsel yaşamından getirdiği ve kaderini oluşturacak gelişmişlik ya da olgunluk bilgileri arasındaki bağlantıyı bu renkler sağlar. Kolerik mizaç, flegmatik mizaç, melankolik mizaç ve sanguinik mizaç özellikleri aslında her insanda karmaşık bir birliktelik içindedir, ama bu özelliklerden biri daha fazla öne çıkar. Eğitimci çocukta hangi niteliklerin ortaya çıkmak istediğine bakarak, çocuğun önünü açmalıdır. Bunun için de eğitmen ya da öğretmenin önce cesaret, uyanıklık ve esneklikle kendi mizacını tanıması gerekir; böylece karşısındaki çocukların mizacını nasıl etkilediğini kavrayabilir. Bu nedenle kendisini sürekli eğitir.

O bakımdan Rudolf Steiner, eğitimcinin önce insan olarak nefsini terbiye etmeyi öğrenmesi gerektiğine işaret eder. Altı aşamalı bir alıştırmalar zinciri önererek eğitmenin kendini, duygularını, duygularının dışa vurumunu, düşüncelerini, çağrışımlarını, davranış ve tutumlarını eğitmesini salık vermektedir. Hayata karşı sabır, hoşgörü ve yansızlık, açıklık geliştirmeli ve belli bir dinginlik ve denge oluşturmalıdır. Bu sırada ilgisini, coşkusunu ve sevgisini elbette yitirmemeli, sanatsal alıştırmalarla becerilerini geliştirmeli, sürekli araştırmalıdır. Çünkü her çocuk bambaşka bir bilmecedir ve bu bilmeceyi çözmek için eğitimci sürekli öğrenmeye ve değişime-dönüşüme hazır olmalıdır. Çocuklar, bilinçli olmasa da karşısında her şeyi bilen ve tam olgunlaşmış bir insan değil, her karşılaşmada yeni bir şeyler öğrenmeye hazır olan ve kendini eğiterek geliştirebilen insanı ararlar. Bu bakımdan eğitmen, yeniden öğrenmesine ve kendini geliştirmesine olanak verdikleri için çocuklara şükran duymalıdır.

Waldorf okullarında uygulanan pedagojinin çekirdeği işte çocuklarla erişkinler arası ilişkilerdir, yani birebir karşılaşmadır. Eğitim sanatı da çocuklarla erişkinler arasında, insanın bedensel, ruhsal ve tinsel gelişimini destekleyen ilişki ve karşılaşma biçimleri için gerekli temelleri oluşturmaya çabalayan bütünsel bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır. Çocuk ya da eğitmen, içten içe kendisini faal olmaya teşvik edilmiş hissediyor, araştırmaya merak salıyor, deneyimliyorum ve kavrıyorum, öyleyse öğreniyorum diyorsa, eğitim bir özgürlük edimi olarak gerçekleşiyor demektir.

Waldorf eğitimi asla bir program, bir reçete olarak uygulanamaz. Tersine daima ve sadece o anki somut ve bir kerelik çocuk-eğitmen ilişkisinden yola çıkar. Yaklaşım daima gelişme ve denemedir. Okul öncesi dönem için metodik-didaktik önerileri yoktur. O nedenle eğitmene sürekli kendini eğitme temelinde büyük özgürlük içinde bu karşılaşma ortamını sağlama görevi düşer. Sanat, yapıp edebilme ile bilgi bir araya geldiğinde ve yaratıcı biçimde fanteziyle birlikte uygulamaya aktarıldığında ortaya çıkar. O nedenle Waldorf / Steiner pedagojisinin bir eğitim sanatı olduğundan söz edilir.

İnsanın ailesinden ve atalarından aldıkları vardır, toplumsallaşma sırasında onu belirleyen yaşantılar vardır. Ama en önemlisi insanın kendisidir. Her şeyin insan tarafından yaşanması, deneyimlenmesi, içselleştirilmesi, işlenmesi ve ancak ondan sonra dışa vurulması gerekir. Eğitim sanatında çocuğun içinde verili olan bir öğrenme motivasyonu olduğu varsayılır. Çocuk oynayarak, kendi kendine yönünü bulur. Oyun sırasında doğuştan getirdiği yatkınlıklarla toplumsallaşma dengeli biçimde desteklenir. Bu arada müzik, biçimlendirme, şarkı söyleme ve dans etme gibi sanatsal yaşantılarla duyuların geliştirilmesi çocuğun kendini sağlıklı biçimde “iyi” hissetmesine olanak verir. Bu da yaratıcı zekanın faaliyetini sağlar. Eurythmie ise çocuklukta ve okulda bedensel, ruhsal ve zihinsel sağlığın temellerini atmaya yardımcı olur.

Okul, yalnızca belli konuların öğrenildiği bir yer değildir. Okulun nerede olduğu, hangi mahallede ve toplumsal çevrede bulunduğu, onun sosyal işlevini de belirler. Her sınıf, çocuğun ileride büyüdüğünde kocaman dünyada neler yapması ve bilmesi gerektiğinin alıştırmasını yapabildiği korunmuş mekandır. Özgür sosyal, kültürel ve yerel bir yaşama mekanıdır. Sınıfta bulunan çeşitli yetenekte çocukların karışımı ne kadar çoksa, öğrenciler arasında merak, hoşgörü ve işbirliğinin gelişmesi o denli güçlü olur.  Özgür tinsel yaşam ilkesi egemen olmalıdır. Okul denen organizma, insanlar arası ilişkilerin yasalarının ve birlik oluşturmanın gerçekleştirildiği, anlam üreten önemli toplumsal yerdir.

Steiner, çocuk denen varlığın, bir önceki nesle göre değil, içinde bulunduğu çağda anlaşılmasına çalışılmalıdır, diyor. Eğitimbilim, erişkinin çocukla karşılaşmasının bilimi olduğundan, üniversitede kuramsal olarak yapılamaz. Çocuk, ancak böyle karşılıklı birebir bir ilişki içinde yaşadığında varlığını dışa vurur. O nedenle, çocuklarla sorumlu bir birlikte yaşam biçimlendirmesi olarak eğitim gerekiyor, bu da eğitimi sanat olarak idrak etmek ve uygulamakla olanaklıdır.

Pedagojik ana yasaya göre eğitimin görevi, oluşan insanın kendi varlık temelini keşfetmesini sağlamaktır. İçinde bireysellik arzusu, kendini gerçekleştirme arzusu taşıyan çocuğa gelişme yardımı, yani ebelik yapmak gerek. Pedagojik olgunun kaynağı ve hedefi, özgürlük kalitesini geliştirmek olduğundan, eğitmenin özgür istenci önde olmalı. Zorunlu uyulması gereken talimatlara göre değil, özgürce o saatleri çocukla birlikte yaşayarak yaşatacak yaratıcılık ve esneklik ortaya konmalıdır. Waldorf pedagojisi, eğitmenden bağımsız bir program değildir, zira temeli insanın insanla doğrudan karşılaşması ve birlikte öğrenerek büyümesi ve gelişmesidir. Özgürlük ise, gerçek yaşam koşullarıyla ilişki kurarak ve özgürce bu ilişkileri geliştirerek mümkün olur.

Eğitim, insanı madde ve ruh düalitesi içinde değil, fiziksel-bedensel varlık, ruhsal varlık ve tinsel varlık olarak üçlü yapıda ele alan yaklaşımla ancak verimli ve özgür olabilir. O nedenle eğitim ve öğretim bir sanat haline gelmelidir ve bu sanatın temelinde sevgi dolu birebir ilişki ve kendini hasretme yatar.

Çocukların Neye İhtiyacı Var?

Waldorf Pedagojisinde çocukların okul çağına gelinceye kadarki eğitimi ve öğretimi için hedefler

Yazan: Peter LANG, Yayıncı: Herausgeber
Çeviri: Tarhan ONUR

Çocuklar yetenekleri, eğilimleri, ilgileri ve engelleriyle kendilerini geliştirmek isteyen ve kendi öz yolunda gitmek isteyen bireyler olarak dünyaya gelirler. Bu süreci mümkün olduğunca iyi biçimlendirebilmek için, yetkin erişkin örneklere, sevgi dolu ve güvenli ilişkilere ve kendilerine özgü gelişme zamanına ihtiyaçları vardır. Çocuklar, erişkin dünyasının zaman çizelgesine ve politik ya da ekonomik amaçlar düşüncesine uymazlar. Çocuklar öğrenme yeteneği olan, öğrenme sevinci duyan ve öğrenmeye hazır varlıklardır. Gelişim pencereleri özellikle ilk çocukluk çağında ve ilk okul yıllarında sonuna kadar açıktır. Buradan da çocukların yaşadığı dünyayı biçimlendirirken, sağlıklı gelişebilmelerini (Salutogenese) ve

  • dünyayı bağlantılarıyla birlikte tanımayı öğrenmelerini (Anlaşılırlık)

  • gelişen kendi kuvvetlerine ve yeteneklerine güven kazanmalarını (Uygulanırlık)

  • kendi davranışlarının, duygularının ve düşüncelerinin anlamlılığını keşfetmelerini

sağlama sorumluluğu ortaya çıkar.
Okula başlama yaşı sorunu da parti politikaları ya da ekonomik çıkarlara göre değil, tersine çocuğun bedensel, ruhsal, tinsel ve toplumsal gelişimine göre belirlenmelidir. Okul öncesi dönem, okula özgü öğrenmeden bağımsız olarak, daha sonra okuldaki eğitim ve öğretimin üstüne inşa edilebileceği temel yetkinlikleri geliştirmeye hizmet etmelidir.  İşte tam da bu temel yetkinlikler daha sonraki gencin ve erişkinin, gündelik yaşamın verimlilik beklentilerine mümkün olduğunca yanıt verme, işleri çekip çevirebilme gücü verir, daha sonraki uzmanlaşmalar için gerekli temelleri oluşturur..

Yetkinlik Merkezleri olarak Waldorf Çocuk Yuvaları

Waldorf çocuk yuvaları kendilerini yalnızca koruyup kollama kurumları olarak idrak etmezler, tersine tekil çocuğun eğitime başlama ve gelişme koşullarını iyileştirmek ve ona neşeli, öğrenme yoğunluklu ve mutlu bir çocukluk dönemi sağlamak isterler.

Okul çağından önceki çocukların tek boyutlu entelektüelliğe, zihinselleşmeye ihtiyacı yoktur ve bunu taşıyamazlar da. Tabii itaat pedagojisine de ihtiyaçları yoktur. Onların, kendilerine yol gösterebilecek, öğrenme şansı tanıyacak anne-babanın ve iyi eğitilmiş pedagogların itinalı kılavuzluğuna ve desteğine ihtiyacı vardır. Kendi yollarını bulmaları ancak böyle mümkün olacaktır

Waldorf pedagojisinde ve Waldorf çocuk yuvalarında yaşamın ilk altı, yedi yılı için ya da eğitim ve gelişim hedefi olarak özellikle yedi yetkinlik alanı geçerlidir:

Bedensel ve devinimsel yetkinlik

Bilim insanları ve öğretmenler birinci sınıf öğrencilerinin yarısından fazlasında duruş ve denge bozuklukları, aşırı kilo belirlemişlerdir. Çoğu çocuk yeterli hareket etme olanağından yoksundur, ince ve kaba motorik yeterince gelişmemiştir. Bu yalnızca hastalık sigortaları için değil, toplum için de bir sorun ortaya çıkarmaktadır. İnsanın ruhsal tinsel bakımdan kendini iyi hissetmesi, bedensel hareketliliğiyle doğru orantılıdır, bedensel dengesini tutturamayanlar, ruhsal denge sorunlarıyla çok daha erken karşılaşırlar. Ayrıca hareket edebilme yetisi, konuşma becerisi kazanmayı  belirgin ölçüde etkiler. Bir şeyi kavramak ve ona doğru gidebilmek, kendini ona hasredebilmek, algılamayı etkiler, çocuğun deneyim ufkunu genişletir ve dil gelişim sürecine ivme kazandırır. Böylece faal ve çok yönlü hareket edebilmeyi öğrenen çocuklar, gittikçe nitelikli hale gelen bir düşünme faaliyetine hazırlık yapmış olurlar.

Bu nedenle Waldorf çocuk yuvalarında çocukların çok yönlü hareket edebilmesine büyük önem verilir:  düzenli yürüyüşler ya da bahçede oynama ve çalışma kadar rond yapmak ya da parmak oyunları ve dikiş, örgü gibi el işleri de bu yelpazeye dahildir.

Yöntemsel uyarılar:  Bedenin algılanması, beden duygusu, kaba ve ince motorik koşma, tırmanma ve ip atlama sırasında, ya da rond yaparken, bahçede veya mutfakta,  oyun veya çalışma sırasında, basit müzik aletleri çalarken, alet edevatla çalışırken (örneğin bir kuş yuvası gibi basit eşya yaparken) gelişir.

Duyusal ve algısal yetkinlik

Her yanımızı sanal dünyalar sarıyor ve bize gerçekte o biçimde var olmayan nitelikleri, varmış gibi gösteriyorlar. Bu sanrısal görüntülerin tuzağına düşmemek için, kendi duyularımıza her zamankinden daha fazla güveniyor olmamız gerek, daha keskin bir algılama yetkinliğine ihtiyacımız var. Çocuklarımızın, hem çevrelerinde olup bitenlere hem de kendi başlarına gelenlere karşı uyanık bir bilince ihtiyaçları var. Bu duyarlılık, ancak kendi algı gücüne güven duymakla gelişir, bu yüzden de o dönemde saf ve katışıksız, sahiciliğinden emin olunabilecek izlenimlere ihtiyaç vardır.

İleride gerekli olacak medya yetkinliği de, pedagojik temelini işte buradan alacaktır. Amerikalı bilgisayar uzmanı Joseph Weizenbaum “medya yetkinliğinin” eleştirel düşünme yeteneği anlamına geldiğini söyler. Eleştirel düşünmeyi ise insan, yalnızca eleştirel irdelemeci bir okuma ile öğrenir, bunun ön koşulu da yüksek dil yetkinliğidir, der.

O nedenle Waldorf çocuk yuvasında çocuklar önce gerçek dünyayı duyularıyla keşfedebilmeli ve araştırabilmelidir; bu arada da basit, algılanabilir bağlantıları tanımayı ve anlamayı öğrenmelidir. Böylece, keşfetme sevinci ile birlikte yavaş yavaş başlıca temel doğa yasalarını öğrenirler. Daha karmaşık bağlantıları öğrenmeden, kavramaya girişmeden önce çocuklara, hiç olmazsa bu tür temel ön koşulların aktarılmış olması gerekir. Bu nedenle, çocuk yuvasındayken bilgisayar ya da televizyon, daha sonra gerekli olacak medya yetkinliği için asla destekleyici değildir.

Yöntemsel uyarılar:  İnsanın örneğin dokunma duyusu, yaşama duyusu, kendi devinimini algılama duyusu, denge duyusu, koku alma duyusu, tat alma duyusu, işitme duyusu ve görme duyusu gibi on iki duyusunun desteklenmesi. Sağlıklı ve doğala yakın üretilmiş gıdalar, kullanılan malzemenin duyuları kandırmaya yönelik olmayan (tahta gibi görünür, ama aslında plastiktir) sahiciliği ve doğallığı bu gelişimi destekler, aynı zamanda çocuğun yakın çevresinde uyumlu biçimlendirilmiş mekanlar, malzeme ile renklerin uyumluluğu gibi örnekler sayabiliriz.

Dil yetkinliği

Düşünme ve konuşma birbirleriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Sadece dille düşünüleni ifade edebilir, duygularımızı dışa vurabiliriz, dünyadaki her şeye bir ad verebilir ve birbirimizle konuşabiliriz. Ama bu aracın erkenden faal ve itinalı bakıma ihtiyacı vardır. Çocuklar konuşmayı, konuşulan bir çevrede öğrenirler. Burada her şeyden önce konuşanla işiten arasındaki karşılıklı insani ilişki önemlidir.  Çocukla erişkin arasındaki dilsel ve ruhsal sıcak ilişki, iyi ve ayrışmış bir konuşma biçiminin de besleneceği zemindir.

Çocukların konuşmaya başlama zamanı bireysel olarak farklılık gösterir. Ama dile nüfuz edebilmek için, bütün çocukların erişkinlerde iyi dilsel örneklere  ihtiyacı vardır.

Waldorf çocuk yuvalarında şarkıların, masalların, şiirlerin, parmak oyunlarının ve uyaklı tekerlemelerin büyük önemi vardır. Böylece çocuklar, dili oynayarak öğrenir ve kendilerini anadillerinde rahatça ifade edebilme duygusunu yaşarlar. Bu sırada eğitmenlerin konuşma biçemi sevgi ve şefkat dolu, açık seçik ve resimsel, üstelik çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Burada ne bebek dili denen o garip kısaltma ve yarım yamalak konuşma tarzını, ne de soyut açıklamaları bulabilirsiniz.

Yöntemsel uyarılar: İyi dilsel örnekler, belirgin, sözcükçe zengin ve resimsel bir dil, şarkılar, şiirler, parmak oyunları, tekerlemeler, eşyanın gerçeğine uygun ve uzmanca adlandırılması, örneğin bitki ve hayvan isimleri gibi. Her gün anlamlı öykülerin ve masalların anlatılması ve birlikte okunması; çocukların konuşmasına, kendini ifade etmesine  izin verilmesi, zaman tanınması, hemen düzeltme yapılmaması, dinlemeye zaman ayrılması – böylece okuma sevinci ve okuma yeteneği gelişir.

Düşgücü ve yaratıcılık yetkinliği

Çelişkileri her yerde yaşıyoruz: çevremiz belli normlara gittikçe daha fazla uyduruluyor, önceden hazırlanıp belirleniyor. Öte yandan düşgücü ve yaratıcılık olmadan insani ve toplumsal gelişimi düşünmek olanaksızdır. Ama, yakında bunları yapacak yeteneğimiz bile kalmayacak sanki. Bu yetkinliği nasıl kazanıp sürdürebiliriz acaba? İleride erişkin olacak bu insandan, yaşamını biçimlendirirken ve iş dünyasında haklı olarak fikir zenginliği, ruhsal-tinsel esneklik ve hareketlilik ile düşgücü isteniyorsa, bunların tohumları çocuk yuvası döneminde ekilmelidir. Düşgücü dolu, sanatsal her şey insanın ruhunu ve bilincini genişletir.

Waldorf çocuk yuvasında, çocuğun düşgücü yetisinin gelişimi ve beslenmesi çok somut biçimler alır. Orada özellikle henüz norma uydurulmamış ve neredeyse bitirilmemiş, tamamen biçim kazanmamış, çocukların yaratıcı güçlerini uyaran çok sayıda oyuncak bulunur. Anlatılan öykü ve masallar çocukları, duyduklarını oyunbaz bir yaratıcılıkla hayata geçirmek ve dönüştürmek için teşvik eder. Gündelik oyun saatleri uygulaması, çocukların verimli biçimde, bir şeye yoğunlaşarak ve daima yeniden körüklenen bir yaratıcı sevinçle faaliyette bulunmaları için gerekli zamanı sağlar.

Yöntemsel uyarılar: taşlar, tahtalar, levhalar, bezler, çaputlar gibi fanteziyi uyaran, yani serbest çağrışıma izin veren oyuncaklar ve oyun malzemesi; ormanda ya da bahçede düzenli belirlenmiş süreyle örneğin rol oyunları, kukla oyunları gibi çok yönlü oyun ve biçimlendirme durumları yaratmak; yönlendirmeli özgür oyunlar; ayakkabı tamircisi, marangoz, terzi gibi el işi ve zanaat oyunları; yani “ilk meslekler” dediğimiz işlerin oynayarak öğrenilmesi ve bunlarla bir ilişki kurulması; uyarıcı öyküler dinlemek ve onları oyun haline dönüştürerek sahnelemek.

Toplumsal yetkinlik

Toplumsal birlikteliğin öğrenilmesi gerekir. Tekil insanın ve bir topluluğun yaşamı, toplumsal yetkinlik olmadan düşünülemez. Çocuklar doğumdan itibaren toplumsal varlıklardır, insani ilişkilere ve durumlara öğrenerek nüfuz edebilmek isterler. Bu öğrenme süreci ailede başlar ve çocuk yuvasında devam eder. Ama gittikçe daha fazla sayıda çocuk tek çocuklu ailede, kardeşsiz hatta yalnızca anne ya da baba ile büyümektedir. Bu nedenle o çocukların toplumsal alıştırma alanları kısıtlıdır. O yüzden de çocuk yuvası, her zamankinden çok toplumsal tecrübe alanı yaratacak temelleri oluşturmalıdır. Toplumsal birliktelikte tekil insanın ilgi alanlarını, isteklerini, ihtiyaçlarını toplumsal çevreyle verimli bir uyum içine getirmek söz konusudur. Bu arada hem tekil insanın kendi eğilimleri ve yeteneklerine göre, sorumlu bir özgürlük itisinden yola çıkarak yaşam birliğini oluşturmak için katkıda bulunması (gelişip biçimlenme alanı), hem de öte yandan bu yaşam birliği içinde mümkün olduğunca herkesin çıkar ve isteklerinin yerini bulabilmesi gerekir. Bunun için kurallar, uzlaşma ve güven gereklidir. Çocukların, içinde bu toplumsal kuralların mümkün olduğunca çoğunu yaşayarak öğrenebilecekleri ve yön bulabilecekleri birlikte yaşama ortamlarına ihtiyaçları vardır.

Waldorf çocuk yuvası işte bu tür yön verici bir yaşam ortamıdır. Çocuklar bu ortamda günlük ve haftalık yapılandırıcı bir ritimle tanışır, kurallar olduğunu, tekil çocuk için olduğu kadar grup için de ödevler bulunduğunu (örneğin ortalığı toplamak ya da masayı hazırlamak gibi) yaşayarak öğrenir. Bu bağlamda daima yeniden erişkinin yapıp ettiklerini taklit ederek yön bulurlar. Sorumluluk üstlenmeyi ve bu sırada oluşan kendi biçim kazanma alanından yararlanmayı öğrenirler – aynı zamanda pratik faaliyet alıştırmaları yaparlar.

Yöntemsel uyarılar: bulaşık yıkama ya da çiçekleri sulama, birlikte masal öykü dinleme gibi faaliyetlerde karşılıklı yardımlaşma ve görev üstlenme; anne, baba, çocuk gibi rol oyunları, itfaiyecilik, hastane, bakkal gibi meslekler; vermeyi, almayı ve paylaşmayı öğrenme; anne-babanın çocuk yuvasında oyuncak tamiri, bayram ve kermeslerde işbirliği, yenileme çalışmalarına katılım benzeri faaliyetlerde nasıl birlikte çalıştığını yaşayarak öğrenme; çelişki ve sorun çözüm alıştırmaları, örneğin özür dilemeyi öğrenme.

Motivasyon ve yoğunlaşmada yetkinlik

Günümüzde pek çok çocuk, genç ve erişkin asabiyet, hiperaktivite ve konsantrasyon yetersizliği yüzünden acı çekmektedir. Belli ödevlerle belli bir süre bağlantı kurma ve yaratıcı sevinç duyma yeteneği bakımından özürlü hale gelmişlerdir. Bilim ve pedagojide buna neden olan faktörler uzun süredir araştırılmaktadır (Pathogenese). Aynı zamanda da bunu sağaltacak ve sürdürülebilir biçimde dengeleyecek koşulların bulunması ve güçlendirilmesine çalışılmaktadır (Salutogenese).

Waldorf pedagojisi, bu iki tasarımı bir araya getirip aralarında bağlantı kurmayı görev bilmiştir: Küçük çocuğun gelişimi için zararlı olan izlenimleri ondan uzak tutmaya çalışır (örneğin erken yaşlarda televizyon izleme gibi), buna karşın ağırlığı sağaltıcı faktörlere verir. Erken çocuklukta bile çocuğun öğrenme ve faaliyette bulunma ihtiyacına bakarak, taklit etmesi için örnek olma üzerinden onu uyarmaya çalışır. Gündelik akıştan, bazı bayram ve kutlamalarla yıllık akışa kadar çocuk yuvasında düzenli ritmik tekrarlar ve ritim verici biçimlendirme elemanları,  çocukların yoğunlaşma yeteneğini geliştirmeye yardımcı olur, ilginç ve uyarıcı faaliyet olanakları yaratılarak çocukların motive olması sağlanır.

Yöntemsel uyarılar: çocuğu kendi başına faal olmaya uyaran ve çeşitli imkanlar tanıyan, kendi kendine oluşturduğu oyunlar, oyuncaklar; işlerin bütünsel olarak baştan sona öğrenilmesi ve alıştırma yapılması (ekmek, kurabiye yapma, yıkama, temizleme, bahçe işleri), pedagogun ilgi duyması sayesinde çocuklara şevk verme, merak uyandırma, anlamsız veya sağlıksız faaliyetler yerine, erişkinlerin yaşama uygun etkinliklerine ayak uydurma ve yaşayarak öğrenme.

Etik-ahlaki değerlerde yetkinlik

Çocukların da erişkinler gibi kendi yaşamlarını biçimlendirmek için, ruhsal-tinsel yönlendirilmeye, değerlere, fikirlere ve kendilerini içsel bağlantıya sokabilecekleri ödevlere ihtiyaçları vardır. Çocukların kurallara, ritüellere, saydamlık ile dürüstlüğe  ihtiyaçları vardır. Çocuklar, girişken, kendini bir işe hasredebilen, kendilerine – ahlak bekçisi kesilmeden – moral bakımdan yön gösterebilen erişkinler isterler. Oysa çoğu çocuk bugün çevresinde sadece, hiçbir  taşıyıcı bağlayıcılığı olmayan eğlence ve boş zaman toplumunun ölçütlerini bulmaktadır.

Waldorf pedagojisi, moral ve etik eğitimi son derece bilinçli olarak kendi pedagojik tasarımına almıştır. Çocukların iyilik, güzellik, doğruluk için bir koordinatlar sistemine ihtiyaçları olduğu kadar, başka insanlara, başka kültürlere ve yaratılmış olana saygı duymaya da ihtiyaçları olduğunun bilincindedir. Bununla kişisel sorumluluk üstlenme arasında bağlantı olduğunu öğrenmeleri gerekir.

Yöntemsel uyarılar:  Yön verici öyküler, kutlamalara hazırlık ve kutlama, doğayla sevgi dolu ilişkiler kurma, yalap şap göz boyayan bir pedagojiden bilinçli olarak vazgeçme, yakınlarını, komşusunu sevme konusunda uygulama, şükran duyma (yemek öncesi sofrada dua) ve yardıma hazır olma, dernek, birlik, politika, yuva, sivil toplum kuruluşları gibi yerlerde anne-babanın katılımını yaşama, çok kültürlülük özelliklerine dikkat etme; başka halkların ayırıcı özelliklerine, geleneklerine saygı, onların adetlerini, şarkılarını, masallarını öğrenme.

“Bir toplum, kendini en belirgin biçimde çocuklarına nasıl davrandığıyla ortaya koyar. Başarımız, her toplumun en yaralanabilir yurttaşları ve aynı zamanda en büyük zenginliği olan çocuklarımızın mutluluğu ve sağlığıyla ölçülmelidir.”

Nelson Mandela