Bağlanma / Edmond Schoorel, Çev: Sinem Arslan

Muhtemelen çocuğun ilk yedi yıllık gelişimindeki en önemli görev sağlıklı bir bağlanma oluşturmaktır. Bağlanma gelişiminin iki yönü var gibidir; bedene bağlanma ve insana bağlanma, özellikle de ebeveynlere. Kendi bedenine bağlanma için, bedenle ilişkili duyuların önemli yardımı olur. İnsanlara bağlanma için güvenilir, duyarlı ve hevesli, cevap veren ‘bağlanma figürlerine’ ihtiyaç vardır. Kısmen ebeveynlerin bağlanma geçmişlerine bağlı olarak, güvenli bağlanmadan dağınık bağlanmaya kadar farklı bağlanma modelleri gelişebilir. Bu gerçek bir bağlanma bozukluğu olarak bilinir. Bağlanmanın fiziksel ve sosyal tarafları birbirlerine ihtiyaç duyarlar ve birbirlerini iyiden iyiye etkilerler.

Edmond Schoorel 2014

Çocuğun ilk yedi yıldaki gelişimine bakmanın yollarından biri de, bağlanma gelişimine bakmaktır. Bağlanma açısından baktığımızda, yaşamın ilk yedi yılı, özellikle de ilk dört yıl temeldir. Yaşamın ilk yılları yaşamın geri kalanı için belirleyicidir. Genelde fiziksel beden ile eter bedenin (yaşam bedeni) gelişime birlikte nasıl girdikleri konuşulur. İlerleyen bölümlerde yaşam bedeninin bir çocuğun bir insan varlığı, insan dünyasının bir üyesi, kendine özgü bir görünüşü olmasındaki rolünü ele alacağız.

Bu adımları atabilmek için, bağlanma gelişiminin oldukça iyi ilerlemiş olması gereklidir. Genelde bağlanma çocuğun çevresindekilerle girdiği ilişkinin bakış açısından tanımlanır. Böylelikle bağlanmanın psikolojik tarafı tanımlanır. Bir de fizyolojik bir taraf daha vardır: Çocuğun kendisine bağlanması. Bu iki taraf birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmıştır, bu nedenle iki taraf birlikte ele alınmalıdır. Daha açık olmak için bu iki tarafı birbirinden ayırmak gerekir, ama bu iki taraf birbirlerini güçlü bir şekilde etkiler ve birbirlerine ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendisine bağlanması

Çocuk dört aşamada kendi fizikselliğinden haberdar olur ve tanır. Beşinci bir aşamada önceki gelişim aşamalarını bütünleştirebilir. Kısaca bu aşamalara değineceğim ve sonrasında onları tanımlayacağım.

  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma
  2. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma
  3. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma
  4. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma
  5. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar.
  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma

    Dokunma duyusunun deneyimleriyle, çocuk kendi fiziksel alanına nüfuz edebilme için kesinlik inşa eder. Dünyada ondan, kendisinden başkasının olmayan bir evi vardır. Bu yer deri ile örtülmüştür ve dokunma deneyimleriyle bu çocuk için açık seçik olur. Cildin sınırı, iç ve dış dünyanın arasındaki sınırdır, çocuğun fizikselliği ile tüm dünyanın sınırıdır.

    Yaşamın ilk yılında, dokunma duyusu canlılık içinde tam faaliyetle tekâmül eder. Bu gelişim süreci, çocuğa nasıl dokunulduğuna, nasıl kucaklandığına, nasıl taşındığına, nasıl giydirilip soyulduğuna bağlıdır. Aynı zamanda kıyafetlerinin, kaşığının, bardağının, oyuncaklarının malzemesine bağlıdır. Tüm pozitif deneyimler çocuğun güvenliğini tasdik eder: Dünyada bedenimdeyim, dünyadayım çünkü benim bedenim var, benim fiziksel temelim güvenli olduğu için dünya da güvenli. Her negatif deneyim temel güvenlik hissini, dünyada güvenli bir yerimiz olduğu hissini zayıflatır. Eğer bir çocuk dokunularak korkutulmuşsa, bu gelişim iyi olmayacaktır. Bu çocukların alerjik ve hassas olmasının yanı sıra, görme ve işitmede bozukluklara da sebep olabilir çünkü sizin gelişinizi görmemişlerdir ya da duymamışlardır. Eğer ebeveynler ya da bakıcılar çocukları alırken kaldırırken jestlerini kontrol etmemişlerse, örneğin aceleyle ya da rahatsız edici şekilde aldılarsa, o zaman dokunma duyusunun gelişimi güçtür, dolayısıyla ilk aşama olan bedene bağlanma gelişimi de güçtür.

  1. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma

    Bağlanma gelişiminin bir sonraki aşaması olan kendi bedenine bağlanma için ilk iki yıl çok önemlidir. Yaşam duyusunun deneyimleri çocuğa sadece fiziksel bir evi olduğunu değil, ama ‘bu evin içinde’ olmanın iyi olduğunu da öğretir. Yaşam duyusu çocuğa içsel çevrede, eter (yaşam) bedeninin yaşam süreçleriyle muhatap olduğu yolda içsel iyilik hakkında tüm bilgiyi verir. Bazen içsel iklimi rahatsız edici şeyler olur. Çok sıcak ya da soğuk olabilir, bir fırtına ya da şiddetli yağmur olabilir. Çocuğun karın krampları olabilir, grip olabilir, kötü hissedebilir, bir çocuk hastalığı ya da kulak iltihabı olabilir. Bunlar yaşam duyusu için ve bağlanma gelişiminin ikinci aşaması için ille de kötü değildir. Eğer rahatsızlığın üstesinden gelinirse, fırtına geçerse, hastalık tedavi edilirse, bu çocuğun kendine güvenini güçlendirir. Çocuk kendine şunu diyebilir: ‘’Yine üstesinden geldim.’’ Çocuk içsel dünyada şeyleri düzene koyarak gücü deneyimler. Bu bedeniyle özdeşleşmesine, yaşam bedenine bağlanmasına yardımcı olur. Eğitmenlerin görevi bir barınak sağlamaktır, çocuğun uygulama yapabileceği açık bir atölye sunmaktır. Tesellinin işlevi böyle güvenli bir barınak sağlamaktır. Anne ve babası ya da güvendiği bir erişkin çocuğu her şeyin tekrar iyi olacağı güveniyle desteklerse, çocuk rahatsızlıklara dayanabilir, sabredebilir. Ama ıstırap çok olursa, içsel yaşamı şiddetli ve gaddarca rahatsız eder. Örneğin, çocuk kronik açlığa, soğuğa, acıya dayanmak durumunda kalabilir, bu tabii ki bağlanma gelişimini olumsuz etkiler. Çocuk kendi sorunlarını çözemeyeceği deneyimiyle büyür. Bu aynı zamanda çocuğun korunağı ve rahatlatıcı eğitmenleri yoksa da meydana gelir. Bir sebeple müsait olmayan ebeveynler, bu ikinci aşamayı deneyden geçirmelidirler.

  1. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma

    Bağlanma gelişimin üçüncü aşaması normalde yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Bir çocuk hareket ettiğinde, biz onun içsel yaşamında nasıl olduğunu da görürüz. Örneğin bir çocuk hareket etmiyorsa, ya da yüz kasları ağlamak ya da gülmek için hareket etmiyorsa, içsel olarak neyi deneyimlediğini bilemeyiz. Bunu çocuğun gelişimi için de söyleyebiliriz. Hareket ederek ve hareket duyusunu kullanarak, kendi duygusal içsel dünyasının kesinliğini anlar. Bir şey istiyorum ve onu elde etmek için gidiyorum, korkuyorum ve gizlice kaçıyorum, eğleniyorum ve gülüyorum, kızgınım ve ayaklarımı vuruyorum. Eyleyerek ve hareket ederek, kendi hareket imkânlarını keşfeder. Aynı zamanda içsel hareketlerini de keşfeder. İçsel ve dışsal hareketler bir bozuk paranın iki yüzü gibidir, özellikle küçük çocukta. Hareket becerilerin kazanımına yardımcı olur. Bir kule inşa etmek ve onu tekrar yıkmak, mutfakta anneye yardım etmek, babası gibi arabayı temizlemek, kendi başına kıyafetlerini çıkarmak, saklanmak ve tekrar ortaya çıkmak, bu beceriler sayesinde çocuk kendini tanır ve aynı zamanda da çevresi tarafından görülür hale gelir. Çocuk şunu öğrenir: ‘’Evet, yapabiliyorum ve bu beni memnun ediyor ve özgür kılıyor. Astral bedene (duyumsama bedenine) bağlanma, kuvvetli ve zayıflıklarıyla kendini tanımak ile aynıdır. Çocuk iyi ki hareketle keşfeder ve onda ustalaşıncaya kadar alıştırma yapar. Alıştırma eksikliği olan çocuklar, mesela ekrana yapışık yaşayan çocuklar, bu bağlanma aşamasında zorlanırlar. Eğer ebeveynler endişeliyse ve çocuklarının düşeceklerinden korkuyorlarsa, kendilerini harekete geçirmeleri, keşfetmek için dışarı çıkmaları iyi olacaktır. Bu uzak bir kasaba olmak zorunda değil, bu aynı zamanda ruhun keşfedilmemiş bir bölgesine bir yolculuk da olabilir. Şarkı söyleme dersleri alın, kaymaya gidin, bir şey yapın!

  1. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma

    Bedene bağlanmanın dördüncü aşaması denge duyusunun deneyimleriyle gerçekleşir. Bu kafayı dengelemeyi deneyimlemekle, ayakta durmak ve yürümekle başlar. Burada söz konusu olan çocuğun üçüncü ve dördüncü yaşam yılında öğrendiği ve her gittiği yerde kendi pozisyonunu aldığı içsel dengedir. İlk üç aşamada çocuk şunları öğrenir: ‘Dünyada güvenli bir alanım var, bu alanın içinde ben kendi kendimi kontrol edebiliyorum, bu güvenceyle dışarı giderim ve her şeyi öğrenirim. Denge duyusunun deneyimleri sayesinde çocuk için şunlar artık açık seçiktir: ‘Bunu yapmam önemli; burada olmam, var olmam önemli. İşte çocuk bunu kendine söyleyebildiğinde, ‘Ben’ der. Bana benzeyen başka kimse yok: Sen sensin, ben de benim. Eğer seversem, bu benim erdemimdir, eğer kız kardeşimin oyuncağını kırarsam, bu benim hatamdır. Denge duyusunun deneyimleri fiziksel deneyimler olarak başlar. Ben dengedeyim ve sağlamım. Ya da: Dengede değilim, sallanıyorum. Eğer üç adım ileri yürürsem ve üç adım geri yürüsem , tekrar aynı yerimde olurum. Eğer bu bedensel deneyimler içsel güvence haline gelirse, bu içsel kararlılığı ve uyumu sağlayacaktır. Böylelikle çocuk bir gece büyükanne ve büyükbabasında kalabilir, çünkü kaybolacağından korkmaz. Güvendiği erişkinlerden yardım isteyebilir. Bu pozisyondaki insanlara güvenin ve güvensizliğin çok önemli bir rolü vardır. Eğer bağlanmanın dördüncü adımı iyi gerçekleşirse, çocuk davranışlarından sorumlu olmaya başlar. ‘Ben’ organizasyonuna bağlanma ile bilinç doğar. Çocukta daha önce bilinç yok muydu? Evet, bir bakıma yoktu. Aslında eğitmenler şu ana kadar çocukların ‘izin verilmeyen’ şeyleri yapmadıklarını garanti altına almak durumundaydılar. Yine de bunu yapmaya devam edecekleri birkaç yıl daha olacak. Ama iyi geçen bir bağlanma gelişimi süreciyle, şimdi etik eğitimine başlayabilirler. Bu dördüncü aşamada çocuk aceleci, saldırgan ve istikrarsız olmayan, tersine kararlı, tutarlı davranışları olan ebeveynlerinden, yani içsel tutarlılığı ve açıklığı olan, ebeveynlerinden çok şey öğrenir. Çelişkili gelebilir, ama çocuk duruşlarını tekrar oturup düşünen ebeveynlerinden de öğrenebilir. Rahatlıklarından ya da değişen isteklerinden değil ama anlayışlarından öğrenirler. Ahlak, yeni bir iç görüye eskisinden daha çok değer vermeye ihtiyaç duyabilir.

  1. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar. gelişiminin beşinci aşamasında çocuk daha önce edindiklerini deneyimlemeye başlar. Bu sebeple aslında bu yeni bir adım değildir ama çocuk öğrendiklerini entegre etmeye çalışır. Bu şu anlama gelir. Örneğin bir süre el üstünde tutulan bir bebek gibi olmak ister. Genellikle bu durumda yeni bir kardeşin doğması çok yardımcı olur. Bununla birlikte, bağlanmanın ilk aşamasından farklı olarak, çocuk şimdi emir verir. ‘Anne, beni taşımak zorundasın çünkü ben bebeğim.’ Ya da çocuk tekrar üçüncü aşamadaki hareket etmenin keyifli özgürlüğüne döner. Şarkı söyleyecektir, tiyatro performansları düzenleyecektir ve müzik eşliğinde dans edecektir. Bağlanmanın üçüncü aşamasından farklı olarak , şimdi bunları diğer aile bireyleriyle beraber yapmak ister. Keyfini, sevincini paylaşmak ister. Ya da çocuk kendini güvende ve güvenlikli hissedeceği bir kulübe, bir barınak yapar. Bu barınakta yumuşak yastığı vardır, yiyecek, içecek bir şeyler vardır, böylelikle de yaşam duyusu da payına düşeni alır. Bu beşinci aşamada , bebekliğin sonunda, çocuk güvenliğinin sınırlarını keşfeder. Tek başıma gecelemeye cesaret edebilir miyim? Ya da erkek kardeşim de benimle gelmeli mi? Sadece ayıcığımı almam yeterli mi? Köşede yaşayan anneanneme tek başıma yürümeye cesaretim var mı yoksa annem onu aramalı mı? Bir macerada evden ne kadar uzağa yürümeyi isteyebilirim? Eve geri dönüş yolunu bulabilir miyim? Köyün sonundaki her zaman oturup kuru üzüm yediğimiz bank gerçekten ne kadar uzakta? Kuru üzümler yanımda mı? Böylelikle çocuk mekân ve zamanın sınırlarını keşfeder. Bu bazen heyecan verici olabilir. Birdenbire yağmur başlar, hay Allah, annem her zaman yağmurluk almamda ısrar eder. Çocuk bir şey istediğinin farkındadır. Kendi isteğinin sıcaklığıyla keşfetmeye gider. Kendine güvenli bağlanan çocuk çözümleri yürütebilir . Çocuğun etrafında ona göz kulak olan ve sınırlarını keşfetmesine izin veren erişkinler olması çok kutsaldır. Bu aşamadaki başarının en iyi garantisi erişkinlerin yavrularına duydukları güvendir. Körü körüne bir inançtan değil, çocuklarıyla olan yakın ilişkileri üzerine kurulmuş bir inançtan söz ediyoruz. Çocuğa olan öyle bir bağ vardır ki, bu bağ çocuk görüş alanında değilse bile mevcuttur. Bu bağ her gece siz ve sizin koruyucu meleğiniz, çocuğunuz ve çocuğunuzun koruyucu meleği bir sonraki gün için planlar yaparken kuvvetlenir.

Çocuğun Çevresine Bağlanması:

Psikodinamik bakış açısına göre, bağlanma ‘çocuk ile ona ilk bakım veren, endişeli, yorgun ve stresli zamanlarında çocuğu teselli eden kişi arasında kalıcı özel duygusal bir bağdır.’ Çocuk yakınlık arayışında olduğu davranışlar sergiler, ona bakan kişiyle bağlantıya geçerek destek, yardım ve anlayış ister. Ebeveynler çocuğu güvende hissettirerek güvenli bir temel işlevi görür, böylelikle bağlanma davranışı keşifçi davranışlara yer açabilir ve ebeveynler çocuk endişelendiğinde güvenli bir sığınak vazifesi görür ve keşifçi davranış bağlanma davranışına dönüşür.

Bu görüş çocuğun, deneyimlere bağlı olarak erişkinlerden ne bekleyeceğinin resmini nasıl oluşturacağını tanımlar. Buna ‘içsel çalışma modeli’ denir.

İçsel Çalışma Modeli

Eğer çocuğa bakan kişi, çocuğun ihtiyacı olan güvenliği sağlıyorsa, çocuk bağlanma figürünün mevcut olduğu ve daima orada olacağı beklentisini geliştirir. Çocuk temel güvenlik duyusu geliştirir. Bu beklentiler bir içsel çalışma modeli oluşturur. Çocuk yaklaşık dört yıl içinde bir içsel çalışma modeli geliştirmiştir. Bu model çocuğun anlamlandırmasına ve sosyal ilişkilerdeki davranışlarına rehberlik eder. İçsel çalışma modeli iki bölüm içerir:

  1. Çocuğun başkasından beklentisi
  2. Çocuğun kendinden beklentisi

Yeni bağlanma deneyimlerini takip etmek bu iki bileşeni hem pozitif hem de negatif yönde değiştirebilir. Ama çalışma modelinin varlığını sürdüren kalıpçı bir karakteri olduğu için, değişim kolay değildir. Bu, çocuğun sosyal ilişkilerdeki yeni bir duruma tepkisinin, bilinçsiz ama durumları yorumlamasının o oldukça katı temel kalıp tarafından şekillendirildiği anlamına gelir. Güvenli bir içsel çalışma modeli ile çocuk, herhangi bir sosyal durumu ilk önce güvenli olarak yorumlar, eğer güvensiz bir içsel çalışma modeli varsa, buna uygun şekilde sosyal durumları güvensiz olarak yorumlar.

Ebeveyn ve çocuğun bağlanma ilişkisinin gelişiminde, bir sonraki gelişim aşaması ayırt edilebilir. Bu aşamalar ‘Bağlanma Piramit’inde tanımlanmıştır ve bağlanmanın temel ilkeleri olarak adlandırılırlar.

baglanmapiramidi

  1. Temel güvenlik / Korku: Bu aşama. orada olmanın derin duyusunu, ebeveyn için önemli olmayı, değerli olmayı içerir. 3. ile 6. ay arasında çocuk tanıdık olan insanlarla olmayanları yavaş yavaş ayırt edebilir. Bu aşamadaki ana öğe fiziksel bağlantı ve ebeveyn tarafından verilen bakımdır.
  1. Güvenme / Güvenmeme: 6.-7. ay ile 2 yaş arasında çocuk, standart bakım verenler için bir tercih geliştirir. Bedensel ve duyusal deneyimler temas kurmaya yönelme ya da temastan kaçınma için, karşılıklı ilişki kuruluşu ve anneliği kavramak ve sezmek için temel oluşturur. Ayrılık endişesi (yan tutma) bu aşamanın başlangıcını işaret eder ve çocuğun tanıdık kişilerle yabancı kişileri ayırt edebildiğini gösterir. Bu aşama sevgiyle bağlı bir ilişkinin gelişimi için en hassas dönemdir.
  1. Güven / Belirsizlik: Bu aşamada yeni yürümeye başlayan çocuk motor eylemlerini geliştirir, giderek artan bir şekilde dünyasını keşfeder, ‘Ben’ der ve kısa ayrılıkların alıştırmasını yapar (ceee oynamak). Çocuk özgüven geliştirir veya endişeli, güvensiz, aileye yakın kalır ya da sürekli ilgi ister.
  1. Bağımsız / Yalnız: Bu aşama çocuğun kendini ebeveynlerine zıt bir insan olarak konumlandırdığı inat aracılığıyla başlar ve çocuk kendi kimliğini geliştirmeye başlar. Diğerleriyle güvende hissetmek giderek artan bir şekilde kendiyle de güvende hissetmesine yol açar ve ebeveynlerini serbest bırakabilir. Yaklaşık 3 yaş civarı, çocuk ortaklıklara eğilimlidir: Eğitmenlerin durumunu göz önünde tutmaya başlayabilir, örneğin, eğitmen meşgul olduğunda bekleyebilir. Bu aşamadaki problemler bağımsızlığın gerçekdışı gösterilmesiyle, çok fazla bağımsızlıkla, utançla, karmaşayla boy gösterebilir.
  1. Yaratıcı/Güçsüz: Çocuk, ebeveyn-çocuk ilişkisinde geliştirdiği becerilerini uygulayarak, bilinmeyen ve stresli durumlarla baş edebilir. Çocuk bu becerileri, kendi yöntemiyle yeni durumlara uygular ve dolayısıyla kendi dünyasını genişletir. İlişkilerde karşılıklılık daha da gelişir: Çocuk paylaşmayı, görüşerek zor durumların üstesinden gelmeyi ve kendini korumayı öğrenir. Cesaret ve büyüme gelişimi isteği artar ve girişimlerde bulunarak ifade edilir. Bu aşamadaki problemlerin yansımaları şunlarda görülür: Kendi alanını kavramadaki yetersizlik, çok az inisiyatif alma, kısıtlı sosyal beceriler, yarı- bağımsızlık ya da uygun olmayan bağımsız davranış.

Bağlanma Modelleri

Çocuk ve ona bakım veren kişinin ilişkisinin kalitesi, çocuktan çocuğa ve eğitmenden eğitmene değişebilir. Dört bağlanma modeli ya da şekli vardır.

  • Güvenli Bağlanma: Çocukların aileyle bırakılma, yeniden kavuşma ve teselliye ilişkin ilişkilerinde olumlu deneyimleri vardır. Çocuklar ebeveynlerini ulaşılabilir ve duyarlı olarak algılarlar. Çocukların yaklaşık %60 ile %70’i güvenli bağlanırlar.
  • Güvenli olmayan ikircikli Bağlanma: Çocuklar ailelerin ulaşılabilir, uygun olup olmadıklarını bilmezler. Ebeveynlerin yanıtları çoğunlukla öngörülemez. Çocuklar bununla ilgili öfke ve arzu karışımı bir yakınlık gösterirler. Aileleri onlardan ayrıldığında ve tekrar kavuştuklarında rahat hissetmezlerse doğru yoldan çıkabilirler. Güvensiz çocukların yaklaşık %10’u böyle tanımlanabilir.
  • Güvenli olmayan kaçınmalı Bağlanma: Çocukların ebeveynlerinin uygunluğu, erişilebilirliğine güvenleri yoktur. Çocuklar ebeveynlerinden uzak dururlar ve kavuştuklarındaki yakınlıktan medet ummazlar. Ebeveynlerin çoğunlukla tutarlı bir savunmaları vardır ya da önemsemezler. Çocuklar gergindir, kendi meselelerini onarmayı öğrenmekte yavaştırlar ve sosyal ilişkilerde mesafeli olmaya meyillidirler. Çocukların %20’si bu tanıma girer.
  • Güvensiz dağınık bağlanma: Çocuklara ebeveynlerinin ulaşılabilirliğinin içten çelişkili bir resmi var gibi gelir ve kendileri de çelişkili davranışlar sergilerler. Ebeveynler eş zamanlı olarak rahatın olduğu gibi korkunun sebebinin de kaynağı gibi görünürler. Çocuklar reddederek ve hâkimiyetle kontrolü tutmak ister gibi görünürler. Ebeveyn çocuk ilişkisinde roller terse dönmüş gibidir. Çocuk tutarlı bir bağlanma modeli sergilemez, bu da bağlanma figürünün olduğu yerde kaotik, çelişkili, garip ya da endişeli bağlanma davranışına yansır. Çocukların yaklaşık %15’i bu tanıma girer.

Çocuklardaki ilk üç bağlanma modelinin, ebeveynlerin stres düzenlemesi amacına yönelik yetiştirme davranışlarına uyarlanabilir yanıtlar olarak, üzerinde durulabilir. Dağınık bağlanma modeli olan çocuklarda, bağlanma figürünün yardımı stres düzenlemesinde yardımcı olmaz. Hatta çocuk bağlanma figürünün etrafında giderek artan stres deneyimleyebilir.

İki yaklaşımın bağlanma sorunlarına entegre edilmesi:

Ebeveyn ile çocuğun arasında bir bağlantıya giriş, çocuğun kendi fizikselliği ile bağlantıya geçişiyle eş zamanlı meydana gelir. Çocuğun kendi bedeninde güvenli bir barınağı deneyimleme süreci ile güvendiği bir kişiye psikososyal bağlanması, birbirlerine bağlıdır ve birbirlerini etkiler. Diğerine güvenli bağlanmayla, aynı zamanda kendine güvenli bağlanma da gerçekleşir ve kendine güvenli bağlanmayla da zamanla kendi ayaklarının üzerinde durma ve serbest bırakma becerisi edinilir. Eğer çocuk tekrar eden veya sürekli stres içinde büyürse, bunun çocuğun fizyolojik işleyişi üzerinde etkisi olacaktır. Bu kötüye kullanma ya da duygusal ve eğitimsel ihmal gibi travmadan kaynaklanabilir. Aşırı uyarılmayla çocuk, kendi durgun rüya gibi bilincinden çekilip kurtarılır ve sinir sistemi bir alarm aşamasına getirilir. Sonuç olarak çocuğun sağlığı kötüye gider, solgunluk, yorgunluk, fiziksel şikâyetler ve uyku, yemek yeme, tuvalet eğitimi ve bazen büyümeyi engellemeye ilişkin yaşam işlevlerinde düzensizlikler olabilir.

‘Dışarıya’, güvenilen bir insana bağlanmanın ‘içeriye’ bağlanmayla ilişkisi vardır, bu kendi fizik bedenine yerleşmiştir. Çocuğu bu perspektiften incelemek fiziksel, fizyolojik, zihinsel ve ilişkisel karakteristiklere ve ayrıca da ‘ben’ gücüne ve çocuğun bireyselliğine odaklanır. Güvensiz biçimde bağlanan çocuk, fiziksel olarak dokunulduğunda savunmacı veya çok bağlı, yapışkan tepkiler verebilir. Bu çocukların iyi gelişmiş bir zaman duyusu yoktur ve mekanda kendini güvenli hissetmez. Travmatik deneyimlerin zamanı ve periyodu, sonraki bağlanma gelişimini ve genel gelişimi etkiler. Genellikle, bağlanmadaki problemler ne kadar erken olursa, sonuçlar da o kadar ciddi olur. Bu çocuğun kendi fizikselliği ile bağlanmasının antroposofik imgesine uyar. Dokunma duyusu adeta geri kalan tüm gelişim için temeldir. Yaşam duyusu bir sonraki adımı temin eder, devinim duyusu ve denge duyusu sonraki adımları temin eder. Fiziksel gelişim adımlarıyla psikososyal gelişim adımlarını birleştirmek mümkündür. Aşağıdaki grafikte bu gösteriliyor.

bag%cc%86lanmagrafik2

 

 

 

 

İstanbul – Çocukların Nerede Oynuyor?

Bu yazı, doçentimiz Almuth Strehlow’un izniyle Tarhan Onur tarafından çevrilmiştir.

İstanbul – Çocukların Nerede Oynuyor?

Almuth Strehlow

 

Nisan 2015’te İstanbul’a seyahatim sırasında yaşadığım üç olay, beni izlenimlerimi kısaca anlatmaya yönlendirdi.

–  Özel Bir Çocuk Yuvasında:

O sabah bir anne-baba toplantısı çerçevesinde, Sınırlar ve Eğitimdeki anlamı ve önemi konusunda bir konuşma yapmak üzere davet aldım. Konuşmamdaki bazı bakış açılarını aşağıda kısaca anlatmak istiyorum.

Sevgi ve şefkat dolu bir ilişkiyle sarmalanan çocuğun, kendini tanıması ve bilmesi için, dışarısı sayesinde kendi içinde yön bulabilmesi için sınırlarını yaşamaya ihtiyacı vardır.  Küçük çocuk sınırları, öncelikle kendi bedeninin yaşantısı, deneyimlenmesi ve tensel dokunuşların uyarması sayesinde öğrenir. Deneyimleme mekânlarını, zamanla kendi başına yürüttüğü hareket gelişimi sayesinde oraya buraya değerek ya da eşyaya vbg. çarparak yavaş yavaş genişletir. Bu sırada daima büyük güvenle ilişki kurduğu kişiden özenli bir onay alabilmek ihtiyacıyla sürekli ince bir iletişim halindedir. Aslında çocuğun bizim sınır belirleyen uyarımıza sadece tehlike varsa, ihtiyacı vardır. Üstelik çocuk, sınırlarını daima daha da genişletmek isteyecektir. Bu nedenle de bizim istikrarlı sınır belirlememize güvenilir biçimde ihtiyaç duyar. Örneğin çocuk bugün annesinin kitaplığını dağıttığında hoşgörüyle karşılanır, ama ertesi gün aynı şeyi yaptığında azar işitirse, o zaman çocuk sınırları aştığında bu tür tutarsızlık karşısında bir anlayış ya da idrak geliştiremez – biz erişkinlerin, tekrar sayesinde çocuğa güven ve emniyet duygusu aktarmamız gerekiyor. Çocukların sınırları zorlaması ve test etmesi gerekiyor, aksi takdirde özgür erişkinler olarak olgunlaşamazlar ve kendi sınırlarını tanıma, bilme ve istikrarla kabul etme yetkinliğine erişemezler.

Ancak sınır koyna asla iktidarını uygulama haline gelmemelidir, tersine çocuğa dünyada yönünü bulabilmesi için yardım sunmalıdır. Utandırma, hakir görme ve mutlak itaat isteme gibi tutumlar, çocuğu bedensel sağlığına kadar zayıflatır ve güçsüzleştirir. Tehditler pedagojik araçlar değildir, oysa sevgi dolu tutarlılık çocuğun büyümesine ve içsel olarak kendine güvenen, bilinçli bir insan olmasına hizmet eder.

Okul öncesi dönemde en önemli şey daima, iyi bir örnek olabilen ve çocuğu anlamaya çalışan erişkindir. Erişkinin, kendi biyografisinden yansıtma yoluyla, hangi motivasyonla bu sınırları çizmek istediğini, bilincinde açıklığa kavuşturmuş olması gerekir.

Duyular Fizyolojisinin bulgularına göre, sürekli olarak duyu uyaranlarına maruz kalıp onlarla başa çıkmak zorunda olan, yani kendilerine sürekli bilişsel hitap edilen çocukların, sakin sakin kendilerini içsel olarak bir arada tutma, merkezini bulma ve kendine gelme çabalarında zorlandıkları ortaya çıkmıştır. Gelişim psikolojisinde, küçük çocuğun önce temel duyuları sükûnet içinde geliştirmesi gerektiği, entelektüel ya da zihinsel bir hitap etmenin anlamlı olabilmesi için önce beynin kendi öz imgesini oluşturma yolundaki zorlu ödevi becermesi gerektiği, tarif edilmektedir. Fazla erken her öğreti çocuktan, öncelikle bedensel gelişimi için ihtiyacı olan yaşam güçlerini sözün tam anlamıyla çalar. Nörofizyolojinin tanımlarına göre, beyin gelişimi ancak diş değişimi ile başlayarak soyut öğrenim içeriklerini işleyebilir – lütfen çocuklara sağlıklı büyüme, gelişme ve olgunlaşma zamanı tanıyalım!

 

Bu kurumdaki ziyaretim sırasında içimde şu sorular oluştu:

– Çocukların duyularının açıklığını ve yaralanabilirliğini aşırı zorlamayan biçimde çocuklara uygun ve yük olmayacak mekânları nasıl oluşturabiliriz?

– Çocuğun sağlıklı gelişim için hangi yaşta nelere ihtiyacı olduğunu anlamamız ve bilmemiz nasıl mümkün olabilir ve beklentilerimizin çocuğun gelişimine engel olmamasını nasıl sağlayabiliriz?

– Başarı baskısının bir gelişim engelleyici olduğunu nasıl anlayabiliriz ve çocuğun süreçler içinde bulunduğunu ve yaşadığını, herhangi bir takım sonuçlar doğurmak zorunda olmadığını nasıl idrak edebiliriz?

 

Güncel öğrenme araştırmalarının elde ettiği sonuçlara göre, çocuk en çok ara verildiğinde öğrenir, kendisinin yönlendirdiği süreçlerde ve uyurken öğrenmektedir. Çocukların serbest ve gözlemlenmeyen biçimde özgürce oynayacağı mekânlar yaratalım ve onlara zaman tanıyalım!

 

 

–  Bir Çocuk Psikoloğunun Muayenehanesinde:

Bir anne-baba toplantısı bağlamında, ‘Serbest oyunun önemi ve anlamı‘ konusunu ele aldık.

 

Bir kaç örnekleme ile çeşitli oyun safhalarını ve çocuğun bu safhalarda kendine özgü temposu dâhilinde hangi gelişim adımlarını atarak kendini geliştirdiğini tarif ettim.

Başlangıçtaki bedeniyle oynama sırasında çocuk, kendi bedenini bir araç, bir enstrüman ya da vasıta olarak tanımaya, öğrenmeye başlar, kendisinin başlı başına özerk bir kişi (per -sonare; – içinden kendi sesini çıkaran varlık anlamında; eski Yunan tiyatrosunda oyuncuların yüzlerine taktıkları ve ağız boşluğundan seslerinin duyulduğu çeşitli maskelere verilen ad, aynı zamanda o maske ile bir role büründüğünden, rol anlamına da geliyor; aslında Etrüsk’çe – phersu “Maske” sözcüğünden geldiği sanılıyor) olarak bu bedene sahip olduğunu deneyimler.  Bedenini sınırlarıyla ve olanaklarıyla tanımaya başlar ve bu süreçler dâhilinde kendi sinir bağlantılarını, beyin yapısını, devinim olanaklarını geliştirir ve bununla aynı zamanda daha sonraki kendi öz imgesinin temelini oluşturur. Kendine güven ve kendi kendinin bilinci, davranabilme, eyleyebilme yeteneği gelişimin bu erken safhalarında oluşmaya başlar. Bir çocuk kendisini kendi bedeni içinde ne kadar emin ve güvende duyumsayabiliyorsa, nesnelerle oynama sırasında işte o ölçüde merak ve ilgiyle dünyaya açılır, var olan nesnelere yönelir ve bu özgür araştırma davranışıyla onların yapısını, dokusunu öğrenmeye çalışır. Bu sırada bedenin içinde organlarını oluşturmakta, geliştirmektedir ve sağlığı dünyayla diyalog halinde güçlenir (Salutogenese). Bu sırada ama çocuğun mümkünse ağzında bir emzik olmamalıdır, zira dünyanın yapısını ve dokusunu bütün duyularıyla tatmak, koklamak, dokunmak istemektedir… Çocuğun hareket gelişimiyle gerçekleştirdiği oyun türleri sayesinde dünyadaki tutarlılığı bulduğu ve içindeki tutarlılığı oluşturduğu, tamamıyla isteklerinde, iradesinde yaşadığı çok önemli bir öğrenme dönemidir bu.  Bu oyun safhası, çocuğun temel olarak kendisinin etkili olduğunu duyumsadığı ve kendinden çıkarak organizasyona geçtiği ve geliştirdiği bir dönemdir.

Umudumuz, önemli olan inatlaşma safhasında isteğin ve iradenin yoğun şekilde karşımıza çıkmasıdır. Çocuk adım adım kendini kendine yurt edinir, kendine sahip çıkmaya başlar ve kendine güvenin başlangıcına erişmiş olur – bunun sağlam olarak gelişmesi için ise, bizim kontrolümüze değil, daima bizim ona güvendiğimizi yaşamaya ihtiyacı vardır.

Bundan sonra genellikle akıcı bir geçişle rol oyunları oynanmaya başlanır. Çocuk kendi bedensel temelini atmış ve çoğu zaman bizim için gizli, saklı kalan düzen yasaları dâhilinde “içten içe baştan sona işlemişse” o zaman artık karşılaşma yeteneğini, duyarlılık becerisini ve sosyal davranışlarını geliştirmeye başlar – üstelik de biz erişkinlerin artık ikide birde müdahale etmemize gerek olmadan. Çocuk, küçük sorunları ve çatışmaları ne kadar sık kendi başına çözüme götürebilme olanağı bulursa, ileride toplumsal yaşamda sonra bu yeteneklerini kullanabilme ve becerilerini uygulayabilmeye o ölçüde iyi hazırlanmış olur. Yabancı olanı, ruhuyla anlama alıştırmaları yapar, çeşitliliği/ayrılıkları empatik olarak sezme ve duyumsamaya çalışır. Böylece, çok çeşitli gündelik durumları sonradan oyununda ele alarak, dünyada ve kendisi için yön bulma yardımcısı olarak kullanır, değerlerin anlamını keşfeder bunlar sonra erişkin olduğunda olgunlaşarak kendi değer yargılarına dönüşürler. Kendi başına özgürce oynadığında çocuk, kendi duygularının alıştırmasını yapar ve aynı zamanda başkalarının duygularını algılamayı öğrenir. Bu dönemde fantezi özel bir rol oynar ve yaratıcı düşünme kabiliyeti için temel oluşturur. Araştırma sonuçlarına göre, gençlik döneminde karşılaşılan saldırganlıklar, mistik fantezi döneminin, içsel capcanlı resimler ve imgeler döneminin nasıl bozulduğunu, nasıl karanlık kandırmacalar, yalanlar ve sahici olmayan şeylerle, yönlendirmelerle doldurulup yozlaştırıldığını göstermektedir.

5 1/2 ile 6 yaş arasında önemli bir safha gözlemleyebiliriz: Can sıkıntısı! Bu dönem, çocukluk gelişiminde son derece önemlidir. Küçük çocuk tamamıyla istek ve iradesinden yola çıkarak oyuna girişebilmişse, rol oyunlarında bütünüyle duygularından yola çıkarak oyun oynamaya uyarılmışsa, o zaman bu canı sıkılma döneminde kendi motivasyonları üstüne bir bakıma kuluçkaya yatar, zira artık kendini isteklendirme hali imgelemede emrine amade olacaktır.  Çocuğu can sıkıntısıyla baş başa bırakabilirsek, o zaman bireysel olarak çocukta mevcut olanlar çiçek açabilir. Sonra aniden bir de bakarız; üç oğlan çocuğu orada oturmuş, ne oynamak istediklerini, kimlerin oynamasına izin vereceklerini, oyunun kurallarını ve bunun için nelere ihtiyaçları olduğunu düşünüp kurgulamaktalar…  Öyle çok düşünür ve kurgularlar ki, sıklıkla oyuna geçmeye zaman kalmaz. Artık imgeleme, düşünme oyunları safhasına uyanmıştır çocuk.

Tam bir insan olarak sağlıklı gelişmek bakımından bu adım çok önemlidir. İsteme- hissetme- düşünmenin artık bir bakıma tersine döndüğünü ve düşünme-duyumsama-iradeye dönüştüğünü görürüz. İlk dönemlerde ve bu sıralar oyun itkisi önceden kesintiye uğratılırsa, o zaman daha sonra ileriki yaşamda bu üç ruhsal niteliği ya da kaliteyi birbiriyle uyum içine sokmak çok zorlaşır. Bu gibi durumlarda örneğin belki doğanın korunması gerektiğini düşünürüm, ama  – tam tersi davranırım – kısa süre kötü bir duyguya kapılırım – ama sonra tüketicisi olduğum şeyle gurur duymaya devam ederim. Oysa özgürce oyun oynamama izin verilmiş olsaydı, kendim ve doğa için, dünyanın bütünü için sorumluluk üstlenmeyi daha başarılı biçimde yaşayabilirim. Ayrıca yine bu oyun dönemde kuralların gerekliliği keşfedilir. Çocuklar bu kurallar üstünde kendiliklerinden ve kendi fikirleriyle pazarlık ederler, bu konuda biz erişkinlerden açık seçik pek az kural alabilirler. Kendi kendilerine keşfettikleri kurallar, yaşamları boyunca canlı ve koşullara uygun olarak kalabilirler ve durumlara uyarlanabilirler. İşte bu zaman böylece, demokrasi yeteneğinin de başlangıcıdır, bir oyunda bazı şeyleri daha iyi bilen “belirleyici” olur, diğer bir oyunda ise bir başkası “reis” olur, zira güzel fikirleri vardır.

Ancak saydığımız bu önemli oyun gelişim safhalarının arkasından gelen kurallı oyun anlamlı olabilir, oysa bizler bu kuralları çocuklara genelde çok erkenden aktarmaya başlıyoruz. Çocuk hareket etmek ZORUNDADIR, oturarak oynanan her oyun, bedensel gelişmeyi frenlemektedir. Çocuk, BEN DEĞİŞİMİN TA KENDİSİYİM anlamını deneyimlemelidir. Ancak o zaman okulda öğrenmeye hazır hale gelebilir.

Bu bağlamda televizyon ya da bilgisayar ekranındaki tüm oyunların ASLA özgür ve serbest olmadığı belirginleşir. – bu konuya daha fazla girmemiz şu an olanaksız ne yazık ki!

 

 

– Bir Okulda Seminerde:

Konuya ilgi duyan pedagoglarla, Doğrulup ayağa kalkma ve yaşamın temeli olarak kendinden yönelimli hareket gelişiminin anlamı – Salutogenese – sağlığın kökeni ve gelişimi ile bağlantıları ve öğrenme güçlükleri  – Waldorf çocuk yuvalarında çember oyununun temelleri konusunu işlemek üzere bir araya geldik.

Başlarken, insanın gelişimi ile hayvanın gelişimi arasındaki farklılıkları ortaya koyduk, insanın kendi bedenini, tüm yetenekleriyle birlikte kendi kendine oluşturması gerektiğini ve bu arada çevrenin, içinde yaşadığı ortamın etkilerine açık olduğunu gördük.

Çocuğun serbestçe hareket etmesine izin verildiğinde refleks motoriği, taklit motoriği, grup motoriği gibi geçirdiği gelişim safhaları süreci sonucu erişkin yaşta artık bireysel hareket etme kabiliyeti kazandığını gördük. Sonra da bedensel gelişim ile ruhsal/tinsel gelişimin bağlantılarını ele aldık.

Küçük çocukluk döneminde her küçük gelişim adımının, nörolojik gelişme, Salutogenese, anatomi ve daha sonraki kendi kendinin bilincinde olma bağlamında anlamı ve önemine baktık – bu sırada her müdahale ya da el atma, arıza ya da rahatsızlığa yol açabilir. Dünya çapında yapılan gözlemlere göre, çocuk bir sonraki gelişim adımını, ancak organizması buna hazır olduğunda atar. Yani, çocuk deneyimlediği hareketlilik sayesinde o zamana kadar yarattığı stabiliteye, sağlamlığa dayanarak, kendisini kendiliğinden ve kendi temposunda doğrultur ve ayağa kalkar. Ben, sürekli kendi üstünde çalışarak kendi duruşu içinde kendi biçimini, siluetini yaratır.

Ayrıca hareket gelişiminin daima bir sarkaç hareketi gibi bilinç gelişimiyle at başı gittiğini harika bir şekilde ayırt edebiliyoruz. Bu bağlamda ete kemiğe bürünme, enkarnasyon düşüncesini izleyerek, ruhsal-tinsel varlığın canlı bedeni kendisi için bir araca, bir vasıtaya dönüştürmesini, biçimlendirişini gördük.

Gözlemlerde ayırdına vardığımıza göre, kaba motorikten yola çıkan her hareket daima daha küçük hareket yetkinliklerine ayrışarak gelişir – büyük uzuv hareketleri, el hareketleri, ağız motoriği ve göz motoriği doğrudan doğruya birbirleriyle bağlantılıdır. İşte bu idrakten sonra çeşitli sayısız öğrenme güçlükleri, davranış güçlükleri için yeni bir anlayış ortaya çıkar; bunlar bizlerin genellikle farkına varmadığımız ama bir çocuğun yaşamındaki gelişim arızaları ve sapmalara işaret ederler. Burada bizi rahatsız eden aslında sıklıkla çocuğun bir dengeleme arayışından ortaya çıkan davranışlarıdır, zira aksi takdirde bizim dünyamızda yerini ve yolunu bulamayacaktır. Böylece örnekleme olarak bazı tekil reflekslere baktık, bunların hareketin kendiliğinden ele geçirilip hâkim olunmaması dolayısıyla uzun süre var olması halinde, çocuğun öğrenme davranışında, yaşamında güçlüklere yol açabileceğini gördük. Sezaryenle doğum, çocukların erkenden bir takım koltuklara, sepetlere vs. oturtulması, yürüteçlere sokulması ve gelişim durumuna ve zamanına uygun olmayan biçimde ele alınması (hemen erkenden ayağa kaldırma, bastırma, yürütmeye çalışma gibi)  türünden pek çok çeşitli çevreye bağlı rahatsızlığa neden olabilecek faktörler de, sağlıklı hareket gelişiminin engellenmesine neden olabilirler – zor doğumlar, ya da hastalığa bağlı faktörler ve stres gibi…

Çocuğun bedenini bir enstrüman olarak yapılandırması için, oyun oynayacağı ve denemelere girişeceği dışsal hareket mekanları yanında, ayrıca çocuğu araştırma davranışlarında engellemeyen, rahatsız etmeyen, tersine çocuğun kendi yeteneklerine güven duyan ve HİÇBİR beklenti baskısı aktarmayan ve uygulamayan erişkinlerin itinalı ve dikkatli ilişkisine ve refakatine ihtiyacı vardır.  Böylece, dışsal doğrulma ile içsel doğrulma arasındaki bağlantıları anlamaya çalıştık

Küçük çocuk taklit eden ve örnek alan bir varlık olduğundan, bize de hareket etmekten sevinç duyan örnekler olarak ihtiyaçları var. Bir türlü doğrulamayan “Kurt-Çocuklar” üzerinde yapılan gözlemlerde bu açıkça görülmüştür. Bizler tarafından uyanık olarak yürütülen, sıkışma ve gevşeme arasındaki sağlıklı dengeye dayanan hareketler sayesinde çocuk kendi hareket akışını bulur.

Bu yoğun çalışma süremizin diğer bir konusu da, böylece Waldorf çocuk yuvalarında hareketli öyküler olarak sözler ve tınılar eşliğinde çocukları harekete yönlendiren çember oyunları oldu. Çember oyununun mevsimlere ya da kutlamalara göre bu dönem dahilinde hareketli öyküler olduğunu söyleyebiliriz ve hareketli bir varlık olan çocuk, bu sayede kendi hareketleriyle taklit ederek, kendi bedenine öğretir. Bu sırada elementleri harekete geçirir, büyümekte olan bir bitkinin doğruluşunu, ruhsal bir jest olarak hayvanların ruhsal çeşitliliklerini, dünyayı değiştiren ya da değerler aktaran eylem halindeki insanı taklit ederek, kendini eğitir. Örneğin hasatla ilgili bir çember oyununda şükran duymakla ilgili küçük bir jesti taklit ettiğinde, bedenini öylesine akort edebilir ki, daha sonraları şükran sözcüğünü artık boş bir kavram olarak işitmez, tersine o duyguyu yeniden hissedebilir.

Hemen tüm kültürlerde çember oyunu, tapınak danslarından türemiştir, sonraları bunlar halk danslarına dönüşmüştür ve insanı, yeryüzü varoluşuyla ve evrenle bağlantıya sokmuştur.

Eğitmenin oluşturduğu çember oyununda birlikte hareket etme sayesinde, çocuk bilişsel algılama ile öğrenmemektedir, zaten antroposofinin ve nörolojinin görüşlerine göre bu henüz onun yaşına uygun değildir. Tersine çocuk bu sırada taklit eden hareketleri sayesinde öğrenmektedir. Böylelikle kendi yeryüzü yaşamında ihtiyacı olan her şeyi bütünüyle bireysel olarak edinebilir, zira taklit etmek, aslında birlikte aynısını yapmak zorunda olmamak demektir!

Öğrenim araştırmaları açısından sanatsal yapılandırılmış çember oyunu sürecine bakarsak, çocuğun içsel olarak dolaylı yoldan öğrendiği pek çok durum tanımlamak olanaklıdır. Çember oyununun mevsimlerin akışıyla ilişkisi içinde çocuk, bir zaman bilinci edinmeye başlar, bu ise daima hareket gelişimiyle bağlantı içinde bulunmaktadır. Şükran, saygı, huşu, cesaret gibi erdemlerin küçük jestleri sayesinde değerleri deneyimler ve yaşama karşı saygı duymayı öğrenir. Örneğin birbiriyle uyumlu anlamlı ilişkiler bağlamında bir hasat çember oyunu sayesinde, doğanın bağlantılarını ve doğa içindeki çalışan insanın görevlerini öğrenerek, böylece kendi içinde doğayı korumanın temelini oluşturabilir – çünkü ben ancak sevdiğim bir şeyi koruyabilirim. Yaşam pratiğine dayanan bağlantılar içinde çocuğun içinde resimler canlanır, çünkü küçük kuzuyu taklit eder hareketlerinde, sonra çember oyunu sırasında kuzu büyür, yünleri kesilir, yıkanır ve iplik haline getirilir – oysa bu birbiri ardı sıra gelişen işlem ve eylemlerin tutarlılığı gündelik yaşamımızda gittikçe daha fazla kaybolmaktadır.

Ritmik tekerleme ve dörtlüklerle, şarkı metinleriyle çocuğun dil anlayışı ve kavrayışı ve dil yeteneği gelişir, zira her sözcüğün içimizde bir hareket şablonuna ihtiyacı vardır. Canlı hareketli resimler sayesinde çocuğun fantezisi ve bununla da ilerideki düşünme yeteneği uyarılmış olur. – Yuva yıllarında hareketli resimleri olan kitapları da unutmayalım.

Şarkılar sayesinde çocuğun işitme becerisi ve müzikalitesi uyarılır, eşzamanlı hareket etme sayesinde buradan ilerideki matematik kavrayışının yeteneksel temeli atılabilir – aynı şekilde uzamda yönler ve büyüklük küçüklük orantılarının yaşanması gerçekleşir: şuna da bak, rap rap rap dev geliyor, sırtlamış gövdesini ağacın, ….   ya da küçük sümüklü böcek, ilerliyor  otların arasında sürünerek.. .

Bu sırada, gittikçe gelişmekte olan duygusal yaşam da çeşitli kutupsallıklar sayesinde zengin uyaranlar alır. Böylece çember oyunu, sıkışma ile gevşeme, heyecan ile açılma arasında gidip gelerek titreşir, hızlı ile yavaş, yüksek ses ile alçak ses veya küçük ile büyük arasında hareket eder…  Bu sırada küçük çocuğun sağlığı da fazla yük olunmadan uyarılmış olur. Tamamıyla kendi temposu içinde çocuk burada da beklenti baskısı olmayan eğitmenin uyarılarını özgürce alır ve kendisini bedeni, ruhu ve tiniyle doğrultabilir – zira her alanda uyaranlarla zenginleşmektedir.

Hareket gelişimi hakkındaki bilgilerle çember oyununun anlamı ve önemi bir araya geldiğinde, sanatsal biçimde çalışan eğitmen o zaman hareketleri gözlemleme becerisi sayesinde çember oyunu içine, çocuğa kendini geliştirmesi için beslenme malzemesi aktaracak bazı uyaranları katabilir. Buradaki en önemli sanat tabii, erişkinlerin gerçekten BEKLENTİLERDEN UZAK davranabilmeleridir.

Böylelikle gözlemlerimiz sırasında farklılıkların ayırdına varabiliriz: Çocuklardan birinin belki daha çok küçük küçük ayrıştırılmış tekil parmak hareketlerine ihtiyacı vardır; iki küçük ağaç dalı arasında iki küçük iskete kuşu ötüyordu…  Öte yandan başka bir çocuğun kendi stabilitesi, sağlamlığı, sakince ayakta ve dengede durmak bakımından güçlükleri olabilir: Şuraya da bak, orada otların ortasında dimdik bir ağaç uzanıyor göklere, her dalında başka bir kuş yuvası, biraz dur rüzgar, sakin ve sessiz ol, yoksa yumurtalar yuvadan düşüp kırılacak… Sakin ol!

Kendi içimizdeki çocuğu uyandırırsak, çocuğa canlı yaşamı içinde armağanlar vermek istersek ve ona mutlaka bir şeyleri hemen öğretmeye kalkışmazsak, en ayrıntılı ve çeşitli fikirlerin zihnimize üşüşeceğine ve yaratıcı olduğumuza tanık olabiliriz. Çocuk yuvasında hiçbir şekilde bir öğrenim hedefi yoktur gözümüzde, tersine bu karşılaşma sırasında yaşayabileceğimiz sevgi ve yaşama sevinci bulunacağını umut ediyoruz.

 

Pek çok hoş ve iyi insanla İstanbul’da beni zenginleştiren günler yaşadım, çok teşekkür ediyorum – ama İstanbul’da çocuk olmak, hiç kolay değil; bu düşünce ruhumda kala kaldı. Bu küçük ama büyük varlıklar, yeryüzüne umutla geliyorlar, ama toprağa neredeyse hiç basamıyorlar, pek ender kendi tempolarına göre hareket edebiliyorlar, çünkü bizler onların o bambaşka bilincini neredeyse hiç anlayamıyoruz.

 

İstanbul’da laleler açmıştı – her bir çiçeğin erişkinlere, çocuklara özgürce oynayabilecekleri yerleri yaratmak için toprağı kazarak yer açmaları yolunda itici güç vermesini diliyorum  – beklentilerden uzak oyun alanları, hareket alanları oluşturmaları gerek. Çocuklar ancak bu sayede bedensel, ruhsal ve tinsel bakımdan doğrulup ayağa kalkacak gücü elde edebilirler.

 

Almuth Strehlow    

Nisan 2015

 

Yazar Hakkında: Eğitmen; sanat terapisi ve psikomotorik eğitimi – Master ötesi eğitimler – erişkin eğitimi ve okul yönetimi. Erken çocukluğun sosyal pedagojik temellerini, yaşanan uygulamalarla her çocuğun deneyimleyeceği bir eğitim sanatına dönüştürmek amacını önemsiyor. Philipp Gelitz ile birlikte ‘Yedi Yaşam Süreci‘ kitabı yazarlarından biri.

 

Öğrenmenin Bir Modele İhtiyacı Vardır

Erziehungskunst (Eğitim Sanatı) dergisinin ve yazar Dr. Karl-Reinhard Kummer’ın izniyle Gamze Coate tarafından çevrilmiştir. Doçentimiz Erika Henning’e de desteği için teşekkür ederiz.

 

Öğrenmek isteyenin karşısında bir örneğe ihtiyacı vardır.

Taklitle doğru şekilde nasıl başa çıkılır?

Karl-Reinhard Kummer, Ekim 2014

 

Bir Waldorf çocuk yuvasında şu sahneyi gözünüzün önüne getirin: Dışarıda kum havuzunda oynadıktan sonra, yuva eğitmeni üç yaşındaki çocuklardan birinin elinden tutar ve şarkı söylemeye başlar: ‘’Haydi gelin, hep beraber’’. Başka bir çocuk bu çocuğun elinden tutar ve bu şekilde diğer tüm çocuklar da elele tutuşarak öğretmeni içeriye doğru takip ederler.

Bir başka örnek: O zamanlar iki yaşında olan kızımız, aniden yüzünde çok önemli ve anlamlı bir ifadeyle, ellerini arkasında kavuşturmuş, büyük bir gayretle bir bacaktan diğerine geçerek ciddiyetle yürümeye başladı. O sıralar müzeleri ve sanat galerilerini gezmiştik ve oradaki görevliler de, kendilerine emanet edilen tabloların önünde böyle büyük bir ciddiyetle ve sorumluluk bilinci içinde bu şekilde dolaşıp duruyorlardı. Bu örnekler, anne-babaların küçük çocuklarla yaşadığı diğer birçok deneyime örnek gösterilebilir.

Çocuklar anne-babalarında ve öğretmenlerinde gördükleri tipik davranışları üstlenirler

 Çocuklar etraflarında olup bitenlerden, yetişkinlerin tahmin ettiğinden çok daha fazla etkilenirler. Deneyimledikleri her şeyi olduğu gibi baştan sona içlerine alırlar. Bu nedenle Rudolf Steiner ‘Eğitim Sanatı’nda küçük çocuğu, dünyanın deneyimlerine maruz kalan ve her şeyi içine alan bir duyu organına benzetmiştir.

Yetişkinler bu içsel aktiviteyi, çocukla göz teması sağladıklarında daha etkili bir şekilde hissedebilirler: Çocuğun gözleri tamamen açıktır, sonsuzluğa bakıyormuş gibi bakışlarında derin bir uzaklık vardır. Çocuk uzaklaşmış görünür ama aynı zamanda sevgi dolu, hazır ve dikkati açık bir şekilde tamamiyle oradadır. Daha sonra aynı açıklıkla anne-babalarının tipik hareketlerini, jestlerini, nefes alıp verme şekillerini ve hatta kaba bir şekilde yürüme gibi tüm hareket şablonlarını algılayacaklardır. Buna ayrıca anne babanın masayı hazırlarken sahip olduğu özen ve dikkat de dâhildir. Küçük çocuklar sadece ‘Ne’yi değil, aynı zamanda ‘Nasıl’ı da taklit etmek isterler. İki yaşına geldiklerinde, ‘Yani’ ve ‘Tüh’ gibi ifadeleri ve iç çekişleri taklit etmeye bayılırlar. Renk, güzellik ve ahenk kavramları içselleşerek “yerleşir’’. Fakat çocuğun gerçekten neyi üstlenip neyi üstlenmeyeceği, onun bir sırrı olarak kalır. Bu nedenledir ki, kardeşler çoğu zaman bütünüyle farklı davranışlar sergiler.

Çocuklar her şeyden önce içsel nitelikler edinirler

Taklidin karakteristik özelliklerinden biri de çocuğun, çevresindeki insanların sadece davranışlarını değil, aynı zamanda onların iç dünyalarını ve içsel niteliklerini de benimsiyor olmalarıdır. Planlı veya plansız davranışlar, iyi ya da kötü alışkanlıklar onların bir parçası haline gelir. İyi bir müzisyende olduğu gibi, nasıl tek tek notalar yerine sadece müziği duyuyorsak, taklit edilen şeyler de, çocuğun bireysel hareket ve davranış şablonları, kendi gündelik ve yaşam ritmi, kendi varoluşu haline gelir.

Öte yandan yetişkinlerin ahlaki özellikleri, temel dini tutumları, dünyaya olan güvenleri ve onunla uyumları da çocuğa aktarılır. Son olarak ise dürüstlük, açık sözlülük, yardımseverlik ve empati ile acıma gibi sosyal karakter özellikleri de taklit edilen davranışlardır.

Çocuk tüm bu içsel nitelikleri sezgileriyle elde eder. Rudolf Steiner’a göre, bunlar bedene ve ruha biçimlendirici etkileri olan yüce tinsel varlıkların katkılarından kaynaklanır.

Taklit en yoğun şekilde meme emme döneminden okul çağına kadar etkin olur. Bağımsız düşünme uyandığında, zaten küçük bir duraksama olacaktır. Okul öncesi dönemde ise rol oyunları sırasında önemli olan, rol modellerinin içlerinden geldiği gibi ruhsal olarak canlandırılmasıdır: Kral gibi, prenses ya da Aziz Nikolas gibi olmaktır. Okul çağına gelindiğinde ise genel rol modelleri yerine, sınıfın önünde duran öğretmendir taklit edilen.

Çocuk kendi kişiliğini geliştirdikçe, taklitten de o ölçüde bağımsızlaşarak uzaklaşır. Bir sonraki duraksama ise dokuz yaşında, çocuğun kendine güvenli bir şekilde öğretmenle karşı karşıya gelmeye başlayabildiği Rubikon adı verilen dönemde yaşanır. Çocuk artık kendisine yeni bir yön verir: Bilinçsizce taklit etmek yerine, yetişkini gözlemleyerek, öğretmenden ya da ailesinden ne öğrenmek istediğini kendisi seçer. Ergenlikle birlikte asıl taklit dönemi sona erer. Ancak taklit uzun bir süre daha farkında olmadan etkisini sürdürür. Bir konserde biri öksürdüğünde, pek çok insan bir anda öksürme isteği duyar. Konuşmacının sesi kısıldığında, dinleyenler de boğazlarında bir rahatsızlık hissederler.

Diğer insanlar olmadan öğrenme olmaz

Öğrenme, çocuğun karşısında bir başka insanın olmasıyla çok yakından bağlantılıdır. Sadece bir başka insan ve onun iç dünyası yoluyla öğrenebilir. Ortaçağda İmparator II. Friedrich’in döneminden itibaren yapılan yoksunluk deneyleri ve çocuk ihmali gözlemleri sonucu elde edilmiş tüm bulgular, bunu doğrulamaktadır.  En kötü durumda, eğer çevresinde başka insanlar yoksa, çocuk ölür ya da ağır hasar görür. Kişiliğin yanı sıra, yürüme, konuşma ve düşünme gibi insan becerileri de geliştirilemez. Öte yandan, çocuklar video kayıtlarından da modelleri taklit edebilirler, ancak gelişim psikolojisinin de onayladığı gibi öğretmen olmadan öğrenme etkisi çok azdır. Fiziksel olarak var olan rol model, başarılı öğrenmenin anahtarıdır.

İkinci bir koşul, yoğunlaşma ve odaklanmayla ilgilidir: Bir çocuk ancak dikkatini tek bir olaya yönlendirdiği takdirde iyi bir şekilde taklit edebilir. Müzik ve televizyon gibi arka fon gürültüleri, erken deneyimin bu biçimine engel olur. Önemli üçüncü koşul ise taklidin ortamıyla ilgilidir: Taklit edebilmek için çocuğun kendi çevresine karşı açık olması gerekir. Bunun için de huzurlu ve rahat, sıcaklık ve sevgi, saygı ve ilgi dolu bir ortam şarttır.

Taklit vücutta kendini gösterir. Beyin araştırmalarıyla ilgili çalışmalar, alışkanlıkların insanların işleyiş ve yapısına nasıl kazındığını kanıtlamaktadır. Taklit, çocukların hemen her şeyi kopyalaması anlamına gelmez. Bazı seçimler yaparlar: Bazılarını benimser, bir kısmını da benimsemezler. Taklitle ilgili Rudolf Steiner, manzara resmi yapan bir ressam örneğini kullanır. Resim manzaraya benzerdir ama ondan bağımsız bir şeyi temsil eder. Bu da bir süre çocuğun daha çok babasını, sonra annesini ve sonra da büyük annesini taklit etmeyi tercih etmesini açıklar. Epigenetik araştırmalar da, önemli olanın sadece bir organizmanın kalıtımsal malzemesi olmadığını, gözler önüne sermiştir. Asıl önemli olan, bireyin belirli genleri nasıl açığa çıkardığı veya kullanıma sokmadığı ile ilgilidir.

Taklidin öneminin altını çizen en son araştırma sonuçları da, konuşma algısıyla ilgili çalışmalar içermektedir. Buna göre, yetişkin biri de karşısındaki kişinin konuşmasını, ancak onu dinlerken kendisi de içsel olarak birlikte hareket ederse anlayabilir. Ayna nöronları adı verilen nöronlar, işte bu taklit süreçlerine katkıda bulunurlar.

Taklit birebir kopya etmek değildir

Birçok çocuk algılarında o kadar uyanık görünüyor ki, taklidin o yumuşak içsel süreçlerini fark etmiyoruz bile. Yine de taklit, çocuğun düşünme ve sonrasında okulda öğrenme becerisini kazanması için şart olan bir unsurdur. Düşünmeyi sadece bir başkasının düşünmesinden, tam olarak taklit yoluyla öğrenebiliriz. Anlamlı davranışlar ve rol modeller görebilmek, bizim kendi düşünmemiz için ön koşuldur. Bu açıdan da, çocuğun gündelik akışı daimi bir itilim gücüdür.

Bu türde bilinçsiz bir taklit, bilinçli olarak yapılan birebir kopya etmekten ayırt edilmelidir. Bu, yaşamın ilk yılları kadar erken bir dönemde başlar ve yaklaşık iki yaşından itibaren de artarak önem kazanır. Çocuklar belini doğrultup dik bir şekilde oturabildiğinde, yatağın ya da mobilyaların kollarına tutunarak kalkarlar, düşerler ve tekrar kalkarlar. İki yaşındaki çocuk hiç durmadan konuşur, üç yaşındaki ise heyecanlı bir şekilde ilk bağımsız düşüncesini tekrar edip durur.

Kendi düşünmemize giden yolda başka önemli bir adım daha vardır: Oyun. Oyun dolu anlar, sekiz haftalık bir bebeğin ilk gülümsemesinde bile vardır. Çocuklar oyunda yaratıcı hale gelirler: Bazı şeyleri uykudaymış gibi taklit ederek benimserler, bazılarını oyun yoluyla denerler, sonra tarafsız, gülümseyen bir yüzle bırakırlar. İki ve üç yaşlarında çocuklar her şeyi tam olarak anne-babalarının ya da bakıcılarının yaptıkları gibi yapabilmeyi isterler. Bu dönemde, masayı hazırlama, etrafı toparlama ya da resim yapmak için bir parça kâğıt getirme gibi süreçleri öğrenirler. Fakat bu şekilde davranışları birebir kopya etme güdüsü, yine taklitle aynı içsel ihtiyaçtan kaynaklanır: Çocuk sadece yetişkinle aynı şeyi yapmak istemez, aynı zamanda tıpkı yetişkin gibi olmak ister. Bunu beceremezse, çocuk ümitsizliğe kapılabilir. Bu nedenle taklitten, bilinçli bir şekilde yapılıp oyunla birleştirilen birebir kopyalama eylemine giden aşama, tam olarak tanımlanıp sınırlanamaz.

Daha sonra, üç yaşında bağımsız düşünme güçlü bir şekilde konuşmada ortaya çıkar, ancak uzun bir zaman boyunca gelişmiştir. Örneğin, annenin bebeğini emzirirken aktardığı sevgi, ilgi ve özende etkilenir. Taklidin azaldığı ölçüde bilinçli alıştırmalar okul çağına doğru artar. Uygulama ve deneme yapmayı isteme okula hazır olmanın kesin bir işaretidir. Okul çağındaki çocuklar artık bilinçsiz bir şekilde yetişkin gibi olmak istemeyip, kendi kalite ölçütlerine sahip olmak isterler. Engelli çocuklar için bu durum farklı olabilir: İçsel taklit olarak birçok şeyi alsalar da, birebir kopyalayamadıkları pek çok eylem de vardır.

Çocuğun taklidi yetişkinden ne bekler?

Her çocuğun rol modellere ihtiyacı vardır, ama yetişkin nasıl davranmalıdır? Cevap basit olduğu kadar zordur da: Sadece kendi olabilmek, özgün olabilmek. Sorumluluklarımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir- ancak o zaman daha yüksek bir farkındalıkla daha fazla şeyler yapabiliriz. Ressamın kendine özgü yeni bir şey yaratırken motive olmak için bir modele ya da bir manzaraya ihtiyacı olduğu gibi, çocuklar da yetişkinden gelen sağlıklı bir sevgi ortamına ve sağlıklı bir rol modele ihtiyaç duyarlar. Bunlarla ne yapacakları ise onların kişilik ve özgürlüklerine kalmış bir durumdur.

 

Yazar hakkında: Dr Karl-Reinhard Kummer bir çocuk doktoru ve okul doktorudur. Berlin, Almanya’da yaşamaktadır.

 

Yedi yaşam süreci, öğrenmenin temelleri.

Bu makale, ‘Erziehungskunst’ dergisinin Aralık 2014 tarihli sayısından redaksiyonun ve yazarın izniyle çevrilmiş ve web sitemize konmuştur.

Philipp Gelitz, Aralık 2014

Solunum veya beslenme gibi yaşam işlevlerinin dikkat veya merak ve ilgi duyma ile ne gibi bir ilişkisi olabilir? Okulda öğrenme, bedensel ön koşullara dayanmaktadır. Waldorf Pedagojisinin çekirdek düşüncelerinden biriyle ilgili açıklamalar.

Hızlı ve sığ soluyan bir çocuk gelip yuvadaki grubuna katılıyor. Otuz saniye içinde bir resim yapıyor, bir dakika süreyle elma kesme işine “yardımcı oluyor“ ve sonra kısa süreliğine neredeyse mekanın her köşesinde oynayarak vakit geçiriyor. Erişkinlerin sözleri bir kulağından girip ötekinden çıkıyor. Toplama işine pek yardım edemiyor, parmak oyunlarını hiç algılayamıyor gibi görünüyor ve yemek sırasındaysa fazla konuşuyor.  Üç buçuk yıl sonra aynı çocuk sakince kapıdan içeri giriyor, kendisini karşılayan erişkine elini uzatıp tokalaşıyor, sakin sakin bir resim boyuyor, bir ara derin bir soluk alıyor ve sonra otuz dakika boyunca dün başladığı tezgâhta elişi çalışmasına geçiyor ve işine devam ediyor.  Arada ne yapılması gerektiğini açık seçik soruyor ve önerileri seve seve gerçekleştiriyor. Parmak oyunlarında her şeyi tamı tamına erişkinin yaptığı gibi yapmaya çalışıyor. Acaba ne olmuştur? Çocukta, daha önce görünür olmayan bir şey ortaya çıkmıştır. Yedinci yaş civarında insanda olagelen dönüşümle ilgilenmek bunu derinlemesine anlamamızı mümkün kılacaktır.

 

 Yaşam güçlerinin başkalaşımı (metamorfoz)

Çocuk organizmasındaki yaşam süreçlerinin olgunlaşmak için zamana ihtiyacı vardır. Derin soluk alıp verme, iyi kan dolaşımı, düzenli gıda alımı ve sindirimin önce alıştırmasının yapılması, uygulamalar sonunda düzenlenmesi ve bu işleyişe alışılması gerekir.  Diş değişiminin başlamasıyla düzene giren bu yaşam süreçlerinin başkalaşımıyla ancak, okul için ihtiyaç duyulan ruhsal yetenekler gelişmeye başlar. Yaşam gücü açıklamalarla, entelektüel sorgulamalarla veya yanlış anlaşılan erken öğretimle dumura uğratılmamışsa, engellenmeden bedenin yapılanmasında etkin olabilir, sonra da zamanı gelince bedenin yapılanmasından kendisini özgürleştirebilir. Yedi yaş civarında artık çocuktan imgeleme, düşünme ve anımsama performansı beklenebilir, zira organizmaya artık yük olmamaktadırlar. Okulda öğrenmenin, merak duymanın, ilgiyle odaklanmanın, algılamaya hazır olmanın ve imgelem oluşturmanın olanakları, ancak daha önce çocuğun bedeninin yapılanmasında uğraş veren bu yaşam güçlerinin özgür kalmasıyla ortaya çıkarlar.

 

Yedi yaşam süreci

Bu yaşam gücünün önemli bir görünümünü, sürekli olarak bize nüfuz ederek içimizden akıp geçen ve bizi yaşamda tutan çeşitli süreçlerin gözlemlenmesiyle elde edilir.

İlk olarak doğumdan hemen sonra başlayan bu süreçlerin ilki soluk alıp vermedir. Diğer yaşam süreçleri de doğumdan itibaren ona bağlıdır, zira solunum olmasa hayatta kalamayız. Bununla tabii hem akciğerlerin soluk alıp vermesi hem de sindirimdeki ritmik süreçler ve diğer organik ritimleri kastediyoruz.

İkinci temel süreç ısınmadır. Kendimizi ısıtabilir ve soğutabiliriz. Sürekli olarak kendimizi çevre ısısına göre ayarlarız ve öz ısımızı sürekli kılarız. Bu süreç, sürekli bir uyarlanma ve kendini dışarıyla ilişkiye sokma sürecidir. Çalışma sırasındaki ısınma olanağı ve örneğin terleme gibi düzenleme mekanizmaları da bununla ilgilidir.

Diğer iki yaşam süreci de beslenme ve salgılama süreçleridir. Gıda alımında bu iki süreç sıkı sıkıya birbiriyle bağlantılıdır. Ancak keskin bir gözlem yapıldığında içe alma, bir araya getirme, parçalara ayırma – beslenme – ile ayrıştırma, alıkoyma, dışkılama – salgılama – arasındaki farkı görebiliriz.

Bundan sonraki yaşam süreci, korumadır. Bununla, organizmanın kendi formlarını ve fonksiyonlarını sürdürme ve koruma, yani çözünüp yok olmaktan koruma anlaşılmalıdır. Burada bir tür “biçim anımsama“ süreci söz konusudur ve yara iyileşmesi ile şifa da buna dâhildir.

Büyüme de yaşam süreçlerinden biridir: Belli işlevler veya biçimler hali hazırda mevcutsa, bunlar sonra büyüyebilir de. Örneğin oluşumu tamamlanmış kemik biçimleri, çocuklarda daha büyümeye muktedirdir. Aynı şekilde çeşitli organlar doğum sırasındaki büyüklüklerini korumazlar, tersine bu sırada biçim ve işlevini terk etmeden büyürler.

Son yaşam süreci de yeniden meydana getirme, yaratmadır. Bedende tekil maddeler, belli hücreler ve dokular veya belli organ işlevleri yeni üretildiklerinde, sürekli olarak meydana getirme veya yeniden üretme süreçleri gerçekleşmektedir. Cinsel organların olgunlaşması sayesinde üreme, bu yaşam sürecinin en görünür sonucudur. Öncelikle bedene bağlı bu yedi yaşam sürecinin, içimizde akıp giden canlılığın önemli bir parçası olduğu düşüncesinden hareket edersek, küçük çocukluk ve çocuk yuvası döneminde yaşam süreçlerinin kenetlenmesi ve sağlamlaşmasından sonra kendimize, okul yaşına gelme sırasında hangi ruhsal yeteneklerin açığa çıktığını sorabiliriz.

 

Yaşam süreçleri ile ruhsal yeteneklerin karşılıklı oyunu

Özerk süregiden yaşam süreçleriyle özgür kalan ruhsal yeteneklerin karşılıklı etkileşimini kavrayabilmek için, canlılık işlevlerinin bozuk olduğu yerlere bir bakmak yararlı olabilir. Solunumu pek rahat olmayan çocuklar ve erişkinler vardır. Bu kişilerde sıklıkla algılama ve dikkat bakımından da sorunlu bir ilişki belirlenebilmektedir. Bir spor faaliyeti sonrası nefessiz kalan biri, bu bağlantıyı derhal anlar: Nabzı 180 olan birinin sakin sakin ve dikkatle bir açıklamaya kulak kabartması oldukça zordur. Öte yandan solgun ve ayakları daima soğuk olan çocuk ya da erişkinlerde, sıklıkla belli bir meraksızlık ve coşku duymada yetersizlik gözlemlenebilir. Hasta olan ve üşüyerek ya da titreyerek yatakta yatan biri, bu sorunu bilir. Tüm yaşam süreçlerinin ruhsal yeteneklerle bu tür ilişkilerini daima keşfedebiliriz. Çocuklar okula başladıkları ilk yıllarda belli ruhsal yetenekleri güçlü biçimde geliştiremedikleri zaman, bu tür bağlantılardan haberdar olmamız, onları daha iyi anlama ve yardımcı olma imkânı verir. Bu gibi durumlarda genelde bazı yaşam süreçleri henüz yeterince bedene demirleyememiş ve sağlamlık kazanamamıştır. Oysa dikkat etme ve ilgi duyma gibi yetenekler henüz tam olarak “doğmamış” oldukları halde, daha baştan onlara hitap edilmeye çalışılmaktadırne yazık ki

 

Çocuk yuvasının ve okulun görevleri

Başlıca yaşam süreçlerinden olan solunumun sağlamlaşması sayesinde, algılama ve dikkat etme yetenekleri oluşur, yeterince ısı mevcutsa yoğunlaşma yetisi de gelişir. İşte çocuk yuvasının ve okulun görevi, ritmik bir gündelik akış ile ritmik çalışmalar ve ritmik konuşmalar sayesinde, akıcı geçişlerle şarkı söyleme – ve okulda flüt çalma ve iyi bir zaman planıyla – taklit üzerinden, dikkat etmenin bedensel-işlevsel temeli olarak solunumun güçlendirilmesini sağlamaktır. Isınma da yaşamın ilk yıllarında çaba gösterme sayesinde beden içinde uyum sağlayarak yerini bulur. Bir bebek yazın bile küçük bir başlığa ihtiyaç duyabilirken, bir okul çocuğu artık çıplak ayakla karda yürüyebilmektedir. Bedensel ısı ayarlaması ve düzenlemesi sayesinde ilgi, merak ve coşku duyabilme gibi yeteneklerin ve ruhsal uyum sağlama süreçlerinin temelleri atılmış olur. Çocuk yuvasının görevi, çocukların oynadığı ortamda bu tür ısınma süreçlerini korumak ve sürdürmektir; bu sayede ekmek yapma, çalışma, mumları yakma gibi faaliyetler halinde etkili olarak çocuklara geri döner, bu sırada erişkinlerin coşku duymaları da besleyici ve koruyucu bir etkiye sahiptir. Çocuklar bu coşkuyu içsel olarak taklit ederler. Okulda da belli bir ilgisizlik gözlemlendiğinde, benzer şekilde davranmalıdır. Bir şeye ilgi duymak, o şey için kendini ısıtmak demektir, o nesnede fantezisini tutuşturmak demektir. Çocuklara, kendi başlarına faal olma imkânı tanıyan sanatsal ve özellikle resimsel ve imgesel dersler, onları bir şey uğruna ısınmaya teşvik eden, yani coşturan denenmiş bir yoldur.

Beslenme, salgılama, dışkılama ve koruma ile sürdürmeden oluşan metabolizma alanı, çocuk yuvasında yemek pişirme, derleyip toparlayıp düzenleme ve tamirat gibi faaliyetlerle özellikle iyi bir biçimde temsil edilir. Bedende bu yaşam süreçleri olgunlaşmışsa, çocuklar algılayabilir, deneyimini içselleştirebilir ve içsel bağlantı kurabilir (beslenme), ayrıştırabilir ve düzenleyebilir (salgılama, dışkılama) ve gittikçe daha iyi anımsayabilirler (koruma, sürdürme). Bedensel-işlevsel yanımızın ruhsal gelişimin temeli olarak güçlendirilmesi yönünde okulda da hala pek çok şey yapılabilir. Soğuk entelektüel hitap yerine »önceden ısıtılmış« ders verme, düzenli defter tutma uygulamasının yerleştirilmesi, tahtanın temizlenmesi ve sınıfın süpürülmesi gibi faaliyetlerin hepsi de yaşam dokusunu sıkılaştırarak öğrenmeye hazır olmanın temelini teşkil ederler.

Büyüme ve yeniden meydana getirme gibi yaşam süreçlerinin de korunması ve sürdürülmesi gerekir. Bedensel büyümeden ruhsal büyüme, alıştırma, uygulama ve tamamlanma, mükemmelleşme iradesi ortaya çıkar.  Bedensel meydana getirme ve üretmeden, fikirler oluşturma ruhsal yeteneği gelişir. Doğadaki büyüme ile öğrenme aşamaları halinde büyüme, çocuk yuvasında ve ilkokulda paralel götürülebilirse, çocuk da bu her iki yaşam sürecinin güçlendirilmesi için gerekli pek çok şeyi edinebilir hale gelir. Masayı kurmaktan tahta yontma el işlerine ve günlük eşyanın üretilmesine kadar bütün alanlarda aynı zamanda sanatsal faaliyetler sayesinde üretme ve yeniden meydana getirme, yaratma alıştırmaları yapılırsa, o zaman çocuk, taklit güçleri yardımıyla ilerideki yaşamı için gerekli yetenekleri edinebilir. Okulda, bedendeki, yaşam süreçlerinin sonradan olgunlaşması için daha pek çok şey yapılabilir. Taklit gücü, ancak gönüllü olarak bir otoriteye güvenme ve bağlanma sayesinde dönüştürülerek aşılır, onun da ergenlikten sonra özgür yargılama gücüyle üstesinden gelinir. Ama bu güçler sonraki yaşlarda da yetenekler olarak devam ederler.

 

Yazar hakkında: Philipp Gelitz, Kassel’daki  Bağımsız Waldorf Okulunun eğitim bölümünde Waldorf çocuk yuvası eğitmenidir.

Kaynakça: Philipp Gelitz, Almuth Strehlow: Yedi Yaşam Süreci. Temelleri, Evde, Yuvada ve Okulda Pedagojik Anlamı ve Önemi, Stuttgart 2014

 

Türkiye’deki Waldorf Oluşumlarının Tanınması İçin Yol Haritası

Bu “Yol Haritası” 21 Şubat 2013 tarihinde İsviçre’de, aşağıdaki kurumları temsil eden katılımcılar tarafından kararlaştırılmıştır:

 

Pedagoji Bölümü, Goetheanum, Dornach, İsviçre

Haager Kreis (Haag Çevresi), Dornach, İsviçre

IASWECE (Uluslararası Waldorf Çocuk Yuvaları Birliği), Stockholm, İsveç

FREUNDE (Rudolf Steiner’in Eğitim Sanatı Dostları), Berlin, Almanya

ESDD (Eğitim Sanatı Dostları Derneği), İstanbul, Türkiye

 

1-    Marka hakkı verilmemişse ya da henüz verilmediği sürece, bir çocuk yuvasının ya da bir okulun taşıyıcı organizasyonu, Türkiye’de isminde ya da başlık olarak kullandığı ibarenin ikinci satırında Waldorf veya Rudolf Steiner sözcüğünü kullanamaz.

2-    Amaç paragrafında ise taşıyıcının amacı neyse tanımlanabilir (Waldorf Pedagojisi‘ni desteklemek, Waldorf Pedagojisi‘nden esinlenen… vb.)

3-    Her lisans verilişinden önce, hem Türkiye’deki inisiyatif tarafından hem de lisans veren tarafından daima Eğitim Sanatı Dostları Derneği, İstanbul ile istişarede bulunulacaktır.

4-    ESDD, İstanbul başka bir karara kadar Waldorf Pedagojisi alanında Türkiye’deki tüm inisiyatiflerin çatı organizasyonu olarak görülmektedir.

5-    Marka hakkına ilişkin başvurular prensip olarak önce ESDD nezdinde (ulusal lisans) yapılacaktır. ESDD her başvurudan Haager Kreis’i/Bağımsız Waldorf Okulları Birliğini (BUND) veya IASWECE’yi haberdar edecektir. Veya başvurana, doğrudan temasa geçmeyi tavsiye edebilir. Buna karşın, uluslararası organizasyonlar da önceden Türkiye’deki inisiyatiflerden başvuru almışlarsa, ESDD’yi bu konuda bilgilendireceklerdir.

6-    Marka hakkı başvurusunun ön koşulları şunlardır:

• Oluşumun veya kurumun en az üç yıl süreyle var olması

• Waldorf eğitimi almış yuva eğitmeni/okul öğretmenlerinin birlikte çalışıyor olması

• Bir Waldorf kurumunda olması gereken ve üzerinde uluslararası uzlaşılmış ayırıcı niteliklere uyuluyor olması (uluslararası konferansın ölçütleri)

• Eğitmen ve öğretmenlerin kurum içinde pedagojik bağımsızlığını ve statüsünde kar amacı gütmeyen oluşumun varlığını garanti edecek bir kamu yararı güden taşıyıcı kurumun mevcudiyeti

• Ülke içinde sıkı işbirliği yapıyor olmak

7-    Son kesin tanınma, kurumun Haager Kreis veya IASWECE tarafından görevlendirilmiş bilirkişilerce ziyaret edilmesinden (gerekiyorsa çok kere) sonra beyan edilebilecektir ve yazılı olarak yapılacaktır; aynı zamanda süresi, sürdürülmesi ve lisansın elinden alınmasına ilişkin ölçütler de burada düzenlenecektir.

 

Dornach, İsviçre – 21 Şubat 2013

Eğitim Sanatı Dostları Derneği