Waldorf 100

Dünya’daki ilk Waldorf okulu 1919 yılında Stuttgart’ta kurulmuştu. 2019 yılının Eylül ayında Waldorf hareketi yüzüncü yılını kutluyor olacak. Bu çerçevede dünyanın pek çok yerinde projeler ve kıtalararası etkinlikler düzenleniyor. Aşağıda 100. yıl için yapılan videoyu izleyebilirisiniz.

Şimdiye kadar planlanan projeleri görmek için bu adresi ziyaret edebilirsiniz.

Sevgiler

Eğitim Sanatı Dostları Derneği

Biyografi Derinleşme Semineri / 11-12 Mart 2017

“Kişisel olmadan, insanca düşün,
İçsellikle capcanlı hisset,
Güçlü ve özgürce iste.”

Rudolf Steiner

Sevgili Eğitim Sanatı Dostları,

2016 yılında başladığımız “Biyografi Çalışmaları”nın ilkini 05/06 Mart 2016’da, ikincisini 22/23 Ekim 2016’da gerçekleştirmiştik. Bu üçüncü çalışma ile 3 blokluk bir derinleşme semineri olan Biyografi çalışmamızı 11/12 Mart 2017 tarihlerinde, Jürgen Lohmann ile Ineke van der Duyn Schouten’un katılımlarıyla sonlandırmış olduk.
Doçentlerimize, sevgili çevirmenimiz Zehra Bayraktar’a ve tüm katılımcılarımıza böylesine keyifli ve faydalı bir çalışma için teşekkür ederiz.

Eğitim Sanatı Dostları Derneği

 

Waldorf Yuvalarında Masa Tiyatrosu Workshop – 5 Mart 2017

Sevgili Eğitim Sanatı Dostları,

Mentorlarımızdan Thomas Tirler, Türkiye’deki girişimleri ziyaret etmek için İstanbul’a geldiğinde kendisi ile yuvalarda Masa Tiyatrosu nasıl yapılır üzerine bir günlük bir workshop yaptık.

Bu bir günlük çalışmamızda ipli kuklalarla Rumpelstilzkin masalını ve keçe kuklalar ile de Maşenka ile Ayı Masalı’nı çalıştık. Sevgili Thomas Tirler’e ve tüm katılımcılarımıza içten teşekkürler…

DERİNLEŞME SEMİNERİ 18-19 Şubat / 4 Alt Duyu – Ahşap Yontma

Sevgili Eğitim Sanatı Dostları,
18-19 Şubat tarihlerinde ” 4 alt duyu ve bu duyuları geliştirmek için çocuk yuvasında yapabileceğimiz aktiviteler” konusunu ele aldığımız ve ahşap yontma çalışması yaptığımız derinleşme seminerimizi gerçekleştirdik. Bu güzel haftasonu semineri için hocalarımız Paulien Hamstra ve Joop Vos’a, destekçimiz İelev İlköğretim Okulu’na ve tüm katılımcılarımıza teşekkür ediyoruz.
Eğitim Sanatı Dostları Derneği

Bilim Öğretimi – David Mitchell

 

Türkçesi: Aysun Gökdemir

Duyuların Uyarılması
Keskin Gözlem
Mantıklı Düşünme Eğitimi
Olgusal Düşünme

Waldorf eğitimi, çocuklarda zihinsel dönemlerin gelişimi ile çalışır. Kişiliğin uyumlu bir biçimde açılımı, her gelişim döneminin sağlıklı bir biçimde olgunlaşmasına bağlıdır ve her gelişim bir öncekinin üzerine inşa edilmelidir. Çocuğun daha sonraki yıllarda oluşacak bilim idrakının temeli, erken çocukluk döneminde önce anne-baba ve aile sonra da öğretmenler tarafından atılır.

Okul öncesi çocuklar dünyayı bedenleri veya duyuları aracılığıyla edindikleri izlenimler sayesinde tanırlar. Dünyanın mucizeleri, karşılaştıkları ve giriştikleri her deneyimle fiziksel ve duyusal sistemlerine geçer. Beden şekillendikçe bu izlenimler hücresel bellek olarak saklanır. Küçük çocuklar kendilerini dünyayla “birlik” içinde hissederler ve dünya onların öğretmenidir. Bu duyusal damgalar daha sonra bilimsel algılamanın temelini oluşturur.

Ebeveynler çocuklarına nasıl yardımcı olabilir? Ebeveynlerin gelişimin bu aşamasını, çocuğun çevresini uygun bir şekilde duyuları harekete geçiren güzellikler, ritim ve etkinliklerle doldurarak zenginleştirme şansı vardır. Ebeveynlerin çocuk için sağladığı bu beslenme, dünyada güvenliği oluşturur ve bireysellik veya benliğin yavaş yavaş gelişmesini sağlar. Erken yaşlarda çevreden çocuğa gelen her şeye ebeveynlerin dikkat etmesi ve mahremane önlem alması gerekir: çocuğun duyu dünyasını aşırı uyarabilecek ve onu dengesizliğe sürükleyebilecek sesler, tatlar, ışık kaynakları ve diğer tüm dış etmenlerin izlenmesi gerekir.

Yapıcı bir biçimde desteklenmiş gelişim için anne-baba, çocuğun etkinliklerini farklı kokuları (buruk, tatlı, keskin), tatları (tuzlu, tatlı, ekşi), yüzeyleri (pürüzsüz, sert, yumuşak vs) deneyimleyebileceği şekilde düzenleyebilir. Ancak ebeveynler bu çabalarının aşırı yapılandırılmış etkinliklerle çocukları çok fazla uyarmadığına da dikkat etmeliler. Ayrıca çocuğun duyumsadıklarına ilişkin yorumlar ve yargılar içeren konuşmalardan da kaçınılmalıdır. Kütükler ve taşlar üzerinde dengede durmaya teşvik edilebilir; ip atlayabilir ve ritmik hareket ve uzamsal farkındalık gerektiren diğer oyunlarla tanıştırılabilir. Sıcak, soğuk, ılık, serin canlı yaşanan deneyimler olmalı ve hafiflik, ağırlık, büyüklük ve küçüklük bu etkinliklerle anlaşılmalıdır. Tüm temel duyuların işlevselliğine uyarılması gerekir. Bunu yapmak için en iyi yer, her etkinliğin altında bilimin yattığı mutfaktır.

Çocuklar ekmek kabarırken (mayalanma) mayanın kokusunu aldığı gibi, pişerken de dönüşümünü deneyimleyebilir; özel durumlarda, geleneksel mutfak işleriyle, meyveleri kaynatıp pektinle jöleli reçel yapmayı, şekeri karamelize etmeyi, sütün kaymağını almayı, yağda yumurtanın veya muskatla pişirilmiş muhallebinin (custard) kokusunu almayı deneyimleyebilir. Mutfakta, anne ve baba yerel kimyagerlere dönüşür ve yaptıkları işe sevgiyle ruh katarlarsa, çocuğun da ruhu ısınır ve ebeveynlerini izleyip taklit ederek öğrenme ve denemeye karşı sevgi dolu bir ilişki geliştirir. Bu paylaşımcı etkinlikler daha sonra kazanılacak olan bilimsel düşünmenin temel taşlarını oluşturacaktır.

Üç ile beş yaş arası çocukların ağırlığı (kütle) ancak uzuvları ve duyuları ile doğrudan doğruya anladıkları, kavramayı öğrendikleri zamandır. Bir keresinde, dört çocuğumuzdan birinin doğum günü partisinde, pastayı orantısız kesme hatasında bulundum. Dört yaşındaki kızım kız kardeşinin pastasının daha büyük olmasından memnun olmadı. Sessizce tabağına uzandım ve pastasını ikiye böldüm ve ‘işte şimdi senin iki tane var’ dedim, mutlu oldu. Yedi yaşını geçmiş bir çocukta bu işe yaramazdı.

Bir çocuğun bilimsel sorularına kapalı veya kesin kavramlarla cevap vermemeye çalışın. Küçük bir çocuğun bilimsel soyutlamaları tümüyle kavrama becerisi yoktur. Çocuklar ruhlarını merak ve hayretle dolduracak yaşayan resimlere ihtiyaç duyarlar, ölü soyut çıkarımlara değil. Yaptıkları gözlem hayranlık uyandırdığında içsel imgelemeleri canlılık kazanır. Hayranlık ve merak duygusu, Waldorf bilim eğitim programının zeminini oluşturmak için kullanılır.

‘Bilim’ sözcüğünün köklerine bakmak ilginç olabilir. Latince ‘bilgi’ anlamına gelen ‘scientia’ dan türemiştir. Bilimde bilgi gözlem yoluyla edinilir. Küçük çocukların anne-babaları ve öğretmenlerinin görevi, çocukların bu dünyada karşılaştıkları her şeyden merak ve sevgi deneyimlemelerini sağlayacak koşulları yaratmalarıdır. Çoğu Pazar günü, dört çocuğumuz henüz küçükken, eşim ve ben güney New Hampshire’ın yakınlarındaki ormanlık alanlarda yürüyüşe çıkardık. Her gezintide çocuklar bir o yana bir bu yana koşuştururken; yeni filizleri, derenin akışındaki düzeni, ayaklarımızın altındaki karın farklı ısılarda çıkardığı sesi, , tohum şekillerini, Ocak ayında ölü bitkilerin çıtırtısını fark ederlerdi. Hazinelerini görür fakat çok az şey söylerdik. Erken çocukluktaki bu tür etkinlikler, ergen olduklarında bilim için ihtiyaç duyacakları kapasitelerini artırır.

Nasıl gözlem yapılır? “Gözlem” (observation) sözcüğü iki sözcüğün köklerini kapsar; ‘hizmet etmek’ (serve) ve ‘nesne’ (object). Bir şeye bakma eyleminin anahtarı budur: biz çocuklardan ‘nesneye hizmet etmelerini’ isteriz. Diğer bir deyişle çocuklardan duygularını, hoşlanma veya hoşlanmamalarını, önyargılarını bir kenara bırakmalarını ve olgunun eninde sonunda kendileriyle doğrudan konuşmasına ve ruhlarını doldurmasına izin vermelerini isteriz.

İlkokul çocuğunun bilimsel düşünmesine sağlıklı bir kaynak oluşturacak etkinliklerden bazıları doğadaki etkinliklerdir; çocuğun dalgalanan otların arasındaki tohumları, farklı ağaçların farklı kabuklarını, bir kayanın içindeki parıltıyı, bir yaprak veya çiçeğin geometrisini, su birikintisindeki yansımayı gözlemleyebilmesine olanak sağlayan yürüyüşler. Bu aşamada yargıların veya kavramların kesinleşmesine izin verilmemesi çok önemlidir. Aksine gözlemler sürsün, onları daha da geliştirin, deneme ve karşılaştırma için daha fazla fırsat yaratın. Çocuklar yetişkinlerin açık yönlendirmesine ihtiyaç duymazlar; sadece doğada kendi deneyimlerini oluşturmasına fırsat verecek şekilde özgürce yaşamak isterler. Friedrich Schiller böylece gelişen düşünme kapasitesine daha sonraki yaşamda gelişen (‘spieltrieb’ ‘playfull thinking’) oyun güdüsünün temellerinin atıldığını söyler.

Birkaç yıl önce Harvard philomorph’larına (felsefe ve morfolojiyi birleştiren bir akım) su hareketlerinin örüntüleri ve ‘Vibrella Flowforms’ (Akışbiçim Titreşimleri) üzerine bir ders vermiştim. Dersime katılan profesör Philip Morrison M.I.T.’de fizik bölümünün başkanıydı. Dr. Morrison Chicago üniversitesinde yürütülen Manhattan projesinin önceki grup lideri, aynı zamanda da Scientific American dergisinin yazarıdır. Konuşmamdan sonra ayrılmadı ve sohbet etmeye başladık. Söylediği şey cesaret vericiydi; ” Çok önemli birçok bilimsel keşif bilim adamları oynarken yapılmıştır.”. Serbest bırakılmış “oyuncu düşünmenin” bu özelliğini kastettiğine eminim.

Waldorf birinci sınıflarında çocuklar kelebeğin dönüşümü (metamorfoz) ve birçok peri masalında yer bulan bilgeliklerle tanışır. Sınıfta hayvan bakabilecekleri bir yer olduğu gibi çeşitli mineralleri yerleştirip dikkat ve özenle bitki yetiştirebilecekleri yerler de mevcuttur. Akademik olarak öğretmen kuru veya basmakalıp gerçeklerden kaçınıp, yaşayan organizmalar hakkında içsel resimler oluşturmalarını sağlamaya çalışır. Çocuk zihninin esnemesine ve genişlemesine izin verilir. Dünyadaki güvenlik ve ‘bütünlük’ vurgulanır.

İkinci sınıfta çocuklar fabllarla (masal, kıssa) tanışır. Ezop’un “Kurt ile Kuzu’ masalında öğretmen, çocukların kendi gözlemlerinden yola çıkarak cevaplayabilecekleri sorular sorar. Kurt ve kuzu nasıl yürürler? İkisi de dört ayağının üstünde. Tüyleri nasıl? Kuzunun yumuşak, beyaz ve kabarık yünü, kurdun ise sert, keçeleşmiş ve dağınık bir kürkü var. Dişleri neye benziyor? Kuzunun ot keserken kullandığı küçük, keski şeklinde ön dişleri (kesiciler), kurdun ise eti parçalamak için kullandığı keskin, sivri dişleri (köpek dişi) vardır. Her ikisinin de çiğnemek ve öğütmek için düz ve güçlü arka dişleri (azı dişi) vardır. Nasıl yaşarlar? Kuzu gruplar veya sürüler halinde ve güvenlik için birbirine dayanarak; kurt ise günlük yemeği için tek başına avlanır ancak avını tuzağa düşürmek için de gruplar halinde gezebilir. Böylece ikinci sınıf öğretmeni gelecekte zooloji derslerinde tekrar ele alınacak olan hayvanlar âlemi hakkında somut ve kesin resimler oluşturabilir.

Üçüncü sınıf çiftçilik, bahçecilik, ev yapımı, ölçme, tartma, toprak analizi, tahıl tanıma ve bilimsel bilgilerini geliştirecek ve güçlendirecek diğer uygulamalı etkinlikleri içerir. Özellikle bu yılda çocuklar fiziksel değişimlerden geçerler. Kalp atış hızı düşerek, nefes alma ile oranı 4,1’e düşer. Bu bir yetişkinde bulunan orandır.

Ayrıca bu yaşta psikoloji de değişir; çocuklar kendileri ve dünya arasındaki ayrımın farkına varmaya başlarlar. O özel ağacın artık bir adı yoktur- o sadece bir ağaçtır. Erken çocukluk döneminde dünyaya duydukları bütünsel güveni kaybetmeye başlarlar. Doğa ananın imgesel ve manevi eğitiminden, doğal olaylar karşısında onları anlamak üzere daha nesnel durdukları bir eğitime doğru bir dönüşüm yaşarlar. Gelişimsel olarak bu dönem, daha nesnel bilimsel bilgileri öğretmek için uygun bir zamandır.

Bu ihtiyaç, dördüncü sınıfta ana derslerde temel zooloji ve beşinci sınıfta da botanik eklenerek devam ederek karşılanır. Öğretmen şöyle sorar: ‘Bitkide kendini dışa vuran, ifadesini bulan nedir, neyin yansımasını görüyorsunuz?’. Bitki çevresinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalıdır; bilgiler yine ölü, kuru gerçekler olmamalı, tersine imgeler bu resmi anlamak için bir araç olmalıdır.

Bir gün beşinci sınıflara bitki bilim dersi verirken, bir tohumun ne olduğunu sordum. Hayal gücü daha yüksek öğrencilerimden biri şöyle yanıtladı, “tohum içinde öğle yemeği olan bir kutudur”. Bu cevabın yarattığı imaj, içerdiği gerçekten daha büyüktür. Ergenlikte filizlenecek olan bilimsel akıl yürütme ve düşünme yoluna bir tuğla daha koyan eğretilemeli (metaphoric) bir düşünme örneğiydi.

Altıncı sınıfta bazı tipik arazilerin niteliksel özellikleri aracılığıyla mineraloji ile tanışılır. Kentucky’deki Mammoth Cave (mamut mağarası) gibi kireçtaşı arazisi, New England’daki White Mountains (beyaz dağlar) gibi granit arazisi ile karşılaştırılır. Her birinin ayırt edici bitkileri nelerdir? Asit yağmuruna nasıl tepki verirler? Kireçtaşı ve granitin farklı özellikleri nelerdir? Akustik, optik, ısı, mıknatıs ve statik elektrik gibi konuları kapsayan fizik dersleri de altıncı sınıfta başlar. Optik suluboya resim ile, akustik ise müzik deneyimlerinden gelişir. Artık çocuklardan gördükleri duydukları şeyleri kesin olarak tanımlamaları beklenir. Daha sonra bu gözlemler, o olgunun altında yatan fizik kurallarını kavramalarını sağlar.

Doğru, keskin gözlemler (duyuların ötesinde ‘nedenini bulma’ çabaları olmaksızın) gelecek iki yıl boyunca yedinci ve sekizinci sınıflarda kimyayla tanışırken, fizikte derinleşirken, astronomiyi keşfederken ve insan fizyolojisi çalışılırken pekiştirilen etkinliklerdir.

Bu konulara Waldorf yaklaşımı, sizin de kamu veya geleneksel özel okul eğitiminde görmüş olabileceğiniz yaklaşımlardan farklıdır. Tarihsel olarak bilimsel yöntem, bir hipotezin sunulduğu ve öğrencilerden de bunu kanıtlamalarının istendiği bir ortamda, bir öğretmen veya kitap tarafından öğretilir. Bu yöntem çizgisel ve düzdür, tahmin edilebilir sonuçları vardır ve herkese cazip gelmez. Fizikçi Viktor Weisskopf bu steril yaklaşıma şöyle karşı çıkmaktadır; “Bilim düz bilgi, formüller, isimler değildir. Merak, keşfetme ve neden diye sormaktır… Her zaman soru sorarak başlamalıyız, cevap vererek değil.” Ve ekler, “Ancak etrafta olup bitene ilgi çekerek ve bilme isteği uyandırarak öğretebilirsiniz.” Alman şair/bilim insanı Goethe daha da güçlü vurgulamıştır, “Hipotezler öğretmenlerin öğrencileri uyutmak için söylediği ninnilerdir!”

İşte Waldorf okullarının tamamen farklı bir yaklaşım kullanmasının nedeni burada yatar. Waldorf öğretmenleri öğrencilerin gözlem yapabileceği bir olgu ile başlar. Sonra öğrenciler gözlemlerini içselleştirir ve gördüklerini yazarlar. Sınıf gözlemleri tartışır, üzerinde düşünür, uğraşır belki deneyi tekrar eder ve bir sonuca ulaşmaya çalışır. Neden bu böyle olmuş? Bu süreçte öğrencinin düşünmesi etkindir. Kavramlara kendi içsel düşünme etkinliği ve yargılarıyla ulaşır. Bir Cavendish veya Priestley’in kendi adlarına keşfettikleri şeyi, yeniden keşfederler ama kendi kendilerine bulma deneyimini ve ortaya çıkardıkları kavramı sahiplenirler. Daha sonra, kazanılan bu düşünme etkinliği, bilimsel çalışmalara devam etseler de etmeseler de, yaşamda ayırt etme gerektiren bir problemle karşılaştıklarında çok işlerine yarayacaktır.

Waldorf lisesinin dokuz ve onuncu sınıflarında düşünmeye keskinlik de kazandırılır. Şimdi öğrenciler yalnızca gözlemden daha fazlasını yapmalıdırlar. Düşüncelerine bir disiplin getirmeleri gerekir. İfadelerinde bir mantık olmalıdır. İçten yanmalı motorun nasıl çalıştığını anlamalılar. Endokrin sistem bezlerini ve işlevlerini bilmeliler. Metallerin özelliklerini kavramalı ve kimyasal tepkimeleri anlamalıdırlar. Düşünceleri çok canlı hale gelmelidir ve modern dünyayı oluşturan şeyin, doğa kanunlarını alıp doğada olmayan bir biçimde yeniden uygulamanın bir düşünme sonucu olduğunun farkında olmalıdırlar. Düşüncelerine değer vermeyi öğrenmeliler.

Gözlem temeli ve disiplinli düşünme oluşturulduktan sonra Waldorf lisesi bilim öğretmenleri, bu ikisini güçlendirmeye devam ederken onları geliştirecek yeni bir düşünme yöntemi sunar. Bu ‘yeni’ düşünme fenomenolojik düşünmedir. En basit haliyle şöyle açıklanabilir; önce olgu (fenomen) dikkatli bir biçimde gözlemlenir sonra daha önce öğrenilmiş bilimsel doğrular ve kurallar ışığında olgu gözden geçirilir ve tanımlanır, en sonunda da şimdiye kadar öğrenilmiş her şey bir kenara bırakılır, zihin temizlenir ve olgunun kendini adına konuşmasına izin verilir. Öğrenci zihnini dağıtmadan ne olacağını bekleyerek olguyu sessizce gözlemler. Son olarak öğrenci olgunun kendi düşünce dünyasında ortaya çıkardığı şeyi yazar. Bu etkinlik kişiyi yeni olasılıklara açar.

Bu düşünme biçimi duyulardan arınmış bir biçimde evrenin bireye doğrudan konuşmasına izin verir. Tamamen ruhani bir düşünme biçimi olan bu yöntem yirmi birinci yüzyıl ‘yeni’ bilimi için verimli bir zemin oluşturabilir.

Daha geleneksel eğitimlerin amacı, öğrenciye bazı bilgi alanlarına ulaşmada rehberlik etmektir. Waldorf tam tersini amaçlar – bilgi alanlarını, öğrencinin sağlıklı gelişmesini destekleyecek biçimde, “eğitim” e dönüştürür.

Bilim öğretimi, öğretmenlerin kadim bilgeliğe dayalı yeni teknikleri uygulamalarını gerektirir. Yaratıcılık kıvılcımlarını alevlendirme, ilhamın duyulabilmesi için ruhu sakinleştirme ve sezgisel gerçeklerin deneyimlenebilmesi için zihinsel malzeme sunmanın bir birleşimini gerektirir. Bunu yaptığımız zaman, hem biçimi hem de özü dikkate almış oluruz. Öğrencilerin ilgisizlikten meraka, meraktan bilmeye, bilmeden şükretmeye geçmelerine yardım etmiş oluruz.

David Mitchell, Kuzey Amerika Waldorf Okulları Birliği koordinasyon komitesi üyesi ve AWSNA başkanıdır. Pine Hill Waldorf School ve Shining Mountain Waldorf High School kurucularındandır ve pek çok kitap yazmıştır.

Bağlanma / Edmond Schoorel, Çev: Sinem Arslan

Muhtemelen çocuğun ilk yedi yıllık gelişimindeki en önemli görev sağlıklı bir bağlanma oluşturmaktır. Bağlanma gelişiminin iki yönü var gibidir; bedene bağlanma ve insana bağlanma, özellikle de ebeveynlere. Kendi bedenine bağlanma için, bedenle ilişkili duyuların önemli yardımı olur. İnsanlara bağlanma için güvenilir, duyarlı ve hevesli, cevap veren ‘bağlanma figürlerine’ ihtiyaç vardır. Kısmen ebeveynlerin bağlanma geçmişlerine bağlı olarak, güvenli bağlanmadan dağınık bağlanmaya kadar farklı bağlanma modelleri gelişebilir. Bu gerçek bir bağlanma bozukluğu olarak bilinir. Bağlanmanın fiziksel ve sosyal tarafları birbirlerine ihtiyaç duyarlar ve birbirlerini iyiden iyiye etkilerler.

Edmond Schoorel 2014

Çocuğun ilk yedi yıldaki gelişimine bakmanın yollarından biri de, bağlanma gelişimine bakmaktır. Bağlanma açısından baktığımızda, yaşamın ilk yedi yılı, özellikle de ilk dört yıl temeldir. Yaşamın ilk yılları yaşamın geri kalanı için belirleyicidir. Genelde fiziksel beden ile eter bedenin (yaşam bedeni) gelişime birlikte nasıl girdikleri konuşulur. İlerleyen bölümlerde yaşam bedeninin bir çocuğun bir insan varlığı, insan dünyasının bir üyesi, kendine özgü bir görünüşü olmasındaki rolünü ele alacağız.

Bu adımları atabilmek için, bağlanma gelişiminin oldukça iyi ilerlemiş olması gereklidir. Genelde bağlanma çocuğun çevresindekilerle girdiği ilişkinin bakış açısından tanımlanır. Böylelikle bağlanmanın psikolojik tarafı tanımlanır. Bir de fizyolojik bir taraf daha vardır: Çocuğun kendisine bağlanması. Bu iki taraf birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmıştır, bu nedenle iki taraf birlikte ele alınmalıdır. Daha açık olmak için bu iki tarafı birbirinden ayırmak gerekir, ama bu iki taraf birbirlerini güçlü bir şekilde etkiler ve birbirlerine ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendisine bağlanması

Çocuk dört aşamada kendi fizikselliğinden haberdar olur ve tanır. Beşinci bir aşamada önceki gelişim aşamalarını bütünleştirebilir. Kısaca bu aşamalara değineceğim ve sonrasında onları tanımlayacağım.

  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma
  2. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma
  3. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma
  4. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma
  5. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar.
  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma

    Dokunma duyusunun deneyimleriyle, çocuk kendi fiziksel alanına nüfuz edebilme için kesinlik inşa eder. Dünyada ondan, kendisinden başkasının olmayan bir evi vardır. Bu yer deri ile örtülmüştür ve dokunma deneyimleriyle bu çocuk için açık seçik olur. Cildin sınırı, iç ve dış dünyanın arasındaki sınırdır, çocuğun fizikselliği ile tüm dünyanın sınırıdır.

    Yaşamın ilk yılında, dokunma duyusu canlılık içinde tam faaliyetle tekâmül eder. Bu gelişim süreci, çocuğa nasıl dokunulduğuna, nasıl kucaklandığına, nasıl taşındığına, nasıl giydirilip soyulduğuna bağlıdır. Aynı zamanda kıyafetlerinin, kaşığının, bardağının, oyuncaklarının malzemesine bağlıdır. Tüm pozitif deneyimler çocuğun güvenliğini tasdik eder: Dünyada bedenimdeyim, dünyadayım çünkü benim bedenim var, benim fiziksel temelim güvenli olduğu için dünya da güvenli. Her negatif deneyim temel güvenlik hissini, dünyada güvenli bir yerimiz olduğu hissini zayıflatır. Eğer bir çocuk dokunularak korkutulmuşsa, bu gelişim iyi olmayacaktır. Bu çocukların alerjik ve hassas olmasının yanı sıra, görme ve işitmede bozukluklara da sebep olabilir çünkü sizin gelişinizi görmemişlerdir ya da duymamışlardır. Eğer ebeveynler ya da bakıcılar çocukları alırken kaldırırken jestlerini kontrol etmemişlerse, örneğin aceleyle ya da rahatsız edici şekilde aldılarsa, o zaman dokunma duyusunun gelişimi güçtür, dolayısıyla ilk aşama olan bedene bağlanma gelişimi de güçtür.

  1. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma

    Bağlanma gelişiminin bir sonraki aşaması olan kendi bedenine bağlanma için ilk iki yıl çok önemlidir. Yaşam duyusunun deneyimleri çocuğa sadece fiziksel bir evi olduğunu değil, ama ‘bu evin içinde’ olmanın iyi olduğunu da öğretir. Yaşam duyusu çocuğa içsel çevrede, eter (yaşam) bedeninin yaşam süreçleriyle muhatap olduğu yolda içsel iyilik hakkında tüm bilgiyi verir. Bazen içsel iklimi rahatsız edici şeyler olur. Çok sıcak ya da soğuk olabilir, bir fırtına ya da şiddetli yağmur olabilir. Çocuğun karın krampları olabilir, grip olabilir, kötü hissedebilir, bir çocuk hastalığı ya da kulak iltihabı olabilir. Bunlar yaşam duyusu için ve bağlanma gelişiminin ikinci aşaması için ille de kötü değildir. Eğer rahatsızlığın üstesinden gelinirse, fırtına geçerse, hastalık tedavi edilirse, bu çocuğun kendine güvenini güçlendirir. Çocuk kendine şunu diyebilir: ‘’Yine üstesinden geldim.’’ Çocuk içsel dünyada şeyleri düzene koyarak gücü deneyimler. Bu bedeniyle özdeşleşmesine, yaşam bedenine bağlanmasına yardımcı olur. Eğitmenlerin görevi bir barınak sağlamaktır, çocuğun uygulama yapabileceği açık bir atölye sunmaktır. Tesellinin işlevi böyle güvenli bir barınak sağlamaktır. Anne ve babası ya da güvendiği bir erişkin çocuğu her şeyin tekrar iyi olacağı güveniyle desteklerse, çocuk rahatsızlıklara dayanabilir, sabredebilir. Ama ıstırap çok olursa, içsel yaşamı şiddetli ve gaddarca rahatsız eder. Örneğin, çocuk kronik açlığa, soğuğa, acıya dayanmak durumunda kalabilir, bu tabii ki bağlanma gelişimini olumsuz etkiler. Çocuk kendi sorunlarını çözemeyeceği deneyimiyle büyür. Bu aynı zamanda çocuğun korunağı ve rahatlatıcı eğitmenleri yoksa da meydana gelir. Bir sebeple müsait olmayan ebeveynler, bu ikinci aşamayı deneyden geçirmelidirler.

  1. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma

    Bağlanma gelişimin üçüncü aşaması normalde yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Bir çocuk hareket ettiğinde, biz onun içsel yaşamında nasıl olduğunu da görürüz. Örneğin bir çocuk hareket etmiyorsa, ya da yüz kasları ağlamak ya da gülmek için hareket etmiyorsa, içsel olarak neyi deneyimlediğini bilemeyiz. Bunu çocuğun gelişimi için de söyleyebiliriz. Hareket ederek ve hareket duyusunu kullanarak, kendi duygusal içsel dünyasının kesinliğini anlar. Bir şey istiyorum ve onu elde etmek için gidiyorum, korkuyorum ve gizlice kaçıyorum, eğleniyorum ve gülüyorum, kızgınım ve ayaklarımı vuruyorum. Eyleyerek ve hareket ederek, kendi hareket imkânlarını keşfeder. Aynı zamanda içsel hareketlerini de keşfeder. İçsel ve dışsal hareketler bir bozuk paranın iki yüzü gibidir, özellikle küçük çocukta. Hareket becerilerin kazanımına yardımcı olur. Bir kule inşa etmek ve onu tekrar yıkmak, mutfakta anneye yardım etmek, babası gibi arabayı temizlemek, kendi başına kıyafetlerini çıkarmak, saklanmak ve tekrar ortaya çıkmak, bu beceriler sayesinde çocuk kendini tanır ve aynı zamanda da çevresi tarafından görülür hale gelir. Çocuk şunu öğrenir: ‘’Evet, yapabiliyorum ve bu beni memnun ediyor ve özgür kılıyor. Astral bedene (duyumsama bedenine) bağlanma, kuvvetli ve zayıflıklarıyla kendini tanımak ile aynıdır. Çocuk iyi ki hareketle keşfeder ve onda ustalaşıncaya kadar alıştırma yapar. Alıştırma eksikliği olan çocuklar, mesela ekrana yapışık yaşayan çocuklar, bu bağlanma aşamasında zorlanırlar. Eğer ebeveynler endişeliyse ve çocuklarının düşeceklerinden korkuyorlarsa, kendilerini harekete geçirmeleri, keşfetmek için dışarı çıkmaları iyi olacaktır. Bu uzak bir kasaba olmak zorunda değil, bu aynı zamanda ruhun keşfedilmemiş bir bölgesine bir yolculuk da olabilir. Şarkı söyleme dersleri alın, kaymaya gidin, bir şey yapın!

  1. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma

    Bedene bağlanmanın dördüncü aşaması denge duyusunun deneyimleriyle gerçekleşir. Bu kafayı dengelemeyi deneyimlemekle, ayakta durmak ve yürümekle başlar. Burada söz konusu olan çocuğun üçüncü ve dördüncü yaşam yılında öğrendiği ve her gittiği yerde kendi pozisyonunu aldığı içsel dengedir. İlk üç aşamada çocuk şunları öğrenir: ‘Dünyada güvenli bir alanım var, bu alanın içinde ben kendi kendimi kontrol edebiliyorum, bu güvenceyle dışarı giderim ve her şeyi öğrenirim. Denge duyusunun deneyimleri sayesinde çocuk için şunlar artık açık seçiktir: ‘Bunu yapmam önemli; burada olmam, var olmam önemli. İşte çocuk bunu kendine söyleyebildiğinde, ‘Ben’ der. Bana benzeyen başka kimse yok: Sen sensin, ben de benim. Eğer seversem, bu benim erdemimdir, eğer kız kardeşimin oyuncağını kırarsam, bu benim hatamdır. Denge duyusunun deneyimleri fiziksel deneyimler olarak başlar. Ben dengedeyim ve sağlamım. Ya da: Dengede değilim, sallanıyorum. Eğer üç adım ileri yürürsem ve üç adım geri yürüsem , tekrar aynı yerimde olurum. Eğer bu bedensel deneyimler içsel güvence haline gelirse, bu içsel kararlılığı ve uyumu sağlayacaktır. Böylelikle çocuk bir gece büyükanne ve büyükbabasında kalabilir, çünkü kaybolacağından korkmaz. Güvendiği erişkinlerden yardım isteyebilir. Bu pozisyondaki insanlara güvenin ve güvensizliğin çok önemli bir rolü vardır. Eğer bağlanmanın dördüncü adımı iyi gerçekleşirse, çocuk davranışlarından sorumlu olmaya başlar. ‘Ben’ organizasyonuna bağlanma ile bilinç doğar. Çocukta daha önce bilinç yok muydu? Evet, bir bakıma yoktu. Aslında eğitmenler şu ana kadar çocukların ‘izin verilmeyen’ şeyleri yapmadıklarını garanti altına almak durumundaydılar. Yine de bunu yapmaya devam edecekleri birkaç yıl daha olacak. Ama iyi geçen bir bağlanma gelişimi süreciyle, şimdi etik eğitimine başlayabilirler. Bu dördüncü aşamada çocuk aceleci, saldırgan ve istikrarsız olmayan, tersine kararlı, tutarlı davranışları olan ebeveynlerinden, yani içsel tutarlılığı ve açıklığı olan, ebeveynlerinden çok şey öğrenir. Çelişkili gelebilir, ama çocuk duruşlarını tekrar oturup düşünen ebeveynlerinden de öğrenebilir. Rahatlıklarından ya da değişen isteklerinden değil ama anlayışlarından öğrenirler. Ahlak, yeni bir iç görüye eskisinden daha çok değer vermeye ihtiyaç duyabilir.

  1. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar. gelişiminin beşinci aşamasında çocuk daha önce edindiklerini deneyimlemeye başlar. Bu sebeple aslında bu yeni bir adım değildir ama çocuk öğrendiklerini entegre etmeye çalışır. Bu şu anlama gelir. Örneğin bir süre el üstünde tutulan bir bebek gibi olmak ister. Genellikle bu durumda yeni bir kardeşin doğması çok yardımcı olur. Bununla birlikte, bağlanmanın ilk aşamasından farklı olarak, çocuk şimdi emir verir. ‘Anne, beni taşımak zorundasın çünkü ben bebeğim.’ Ya da çocuk tekrar üçüncü aşamadaki hareket etmenin keyifli özgürlüğüne döner. Şarkı söyleyecektir, tiyatro performansları düzenleyecektir ve müzik eşliğinde dans edecektir. Bağlanmanın üçüncü aşamasından farklı olarak , şimdi bunları diğer aile bireyleriyle beraber yapmak ister. Keyfini, sevincini paylaşmak ister. Ya da çocuk kendini güvende ve güvenlikli hissedeceği bir kulübe, bir barınak yapar. Bu barınakta yumuşak yastığı vardır, yiyecek, içecek bir şeyler vardır, böylelikle de yaşam duyusu da payına düşeni alır. Bu beşinci aşamada , bebekliğin sonunda, çocuk güvenliğinin sınırlarını keşfeder. Tek başıma gecelemeye cesaret edebilir miyim? Ya da erkek kardeşim de benimle gelmeli mi? Sadece ayıcığımı almam yeterli mi? Köşede yaşayan anneanneme tek başıma yürümeye cesaretim var mı yoksa annem onu aramalı mı? Bir macerada evden ne kadar uzağa yürümeyi isteyebilirim? Eve geri dönüş yolunu bulabilir miyim? Köyün sonundaki her zaman oturup kuru üzüm yediğimiz bank gerçekten ne kadar uzakta? Kuru üzümler yanımda mı? Böylelikle çocuk mekân ve zamanın sınırlarını keşfeder. Bu bazen heyecan verici olabilir. Birdenbire yağmur başlar, hay Allah, annem her zaman yağmurluk almamda ısrar eder. Çocuk bir şey istediğinin farkındadır. Kendi isteğinin sıcaklığıyla keşfetmeye gider. Kendine güvenli bağlanan çocuk çözümleri yürütebilir . Çocuğun etrafında ona göz kulak olan ve sınırlarını keşfetmesine izin veren erişkinler olması çok kutsaldır. Bu aşamadaki başarının en iyi garantisi erişkinlerin yavrularına duydukları güvendir. Körü körüne bir inançtan değil, çocuklarıyla olan yakın ilişkileri üzerine kurulmuş bir inançtan söz ediyoruz. Çocuğa olan öyle bir bağ vardır ki, bu bağ çocuk görüş alanında değilse bile mevcuttur. Bu bağ her gece siz ve sizin koruyucu meleğiniz, çocuğunuz ve çocuğunuzun koruyucu meleği bir sonraki gün için planlar yaparken kuvvetlenir.

Çocuğun Çevresine Bağlanması:

Psikodinamik bakış açısına göre, bağlanma ‘çocuk ile ona ilk bakım veren, endişeli, yorgun ve stresli zamanlarında çocuğu teselli eden kişi arasında kalıcı özel duygusal bir bağdır.’ Çocuk yakınlık arayışında olduğu davranışlar sergiler, ona bakan kişiyle bağlantıya geçerek destek, yardım ve anlayış ister. Ebeveynler çocuğu güvende hissettirerek güvenli bir temel işlevi görür, böylelikle bağlanma davranışı keşifçi davranışlara yer açabilir ve ebeveynler çocuk endişelendiğinde güvenli bir sığınak vazifesi görür ve keşifçi davranış bağlanma davranışına dönüşür.

Bu görüş çocuğun, deneyimlere bağlı olarak erişkinlerden ne bekleyeceğinin resmini nasıl oluşturacağını tanımlar. Buna ‘içsel çalışma modeli’ denir.

İçsel Çalışma Modeli

Eğer çocuğa bakan kişi, çocuğun ihtiyacı olan güvenliği sağlıyorsa, çocuk bağlanma figürünün mevcut olduğu ve daima orada olacağı beklentisini geliştirir. Çocuk temel güvenlik duyusu geliştirir. Bu beklentiler bir içsel çalışma modeli oluşturur. Çocuk yaklaşık dört yıl içinde bir içsel çalışma modeli geliştirmiştir. Bu model çocuğun anlamlandırmasına ve sosyal ilişkilerdeki davranışlarına rehberlik eder. İçsel çalışma modeli iki bölüm içerir:

  1. Çocuğun başkasından beklentisi
  2. Çocuğun kendinden beklentisi

Yeni bağlanma deneyimlerini takip etmek bu iki bileşeni hem pozitif hem de negatif yönde değiştirebilir. Ama çalışma modelinin varlığını sürdüren kalıpçı bir karakteri olduğu için, değişim kolay değildir. Bu, çocuğun sosyal ilişkilerdeki yeni bir duruma tepkisinin, bilinçsiz ama durumları yorumlamasının o oldukça katı temel kalıp tarafından şekillendirildiği anlamına gelir. Güvenli bir içsel çalışma modeli ile çocuk, herhangi bir sosyal durumu ilk önce güvenli olarak yorumlar, eğer güvensiz bir içsel çalışma modeli varsa, buna uygun şekilde sosyal durumları güvensiz olarak yorumlar.

Ebeveyn ve çocuğun bağlanma ilişkisinin gelişiminde, bir sonraki gelişim aşaması ayırt edilebilir. Bu aşamalar ‘Bağlanma Piramit’inde tanımlanmıştır ve bağlanmanın temel ilkeleri olarak adlandırılırlar.

baglanmapiramidi

  1. Temel güvenlik / Korku: Bu aşama. orada olmanın derin duyusunu, ebeveyn için önemli olmayı, değerli olmayı içerir. 3. ile 6. ay arasında çocuk tanıdık olan insanlarla olmayanları yavaş yavaş ayırt edebilir. Bu aşamadaki ana öğe fiziksel bağlantı ve ebeveyn tarafından verilen bakımdır.
  1. Güvenme / Güvenmeme: 6.-7. ay ile 2 yaş arasında çocuk, standart bakım verenler için bir tercih geliştirir. Bedensel ve duyusal deneyimler temas kurmaya yönelme ya da temastan kaçınma için, karşılıklı ilişki kuruluşu ve anneliği kavramak ve sezmek için temel oluşturur. Ayrılık endişesi (yan tutma) bu aşamanın başlangıcını işaret eder ve çocuğun tanıdık kişilerle yabancı kişileri ayırt edebildiğini gösterir. Bu aşama sevgiyle bağlı bir ilişkinin gelişimi için en hassas dönemdir.
  1. Güven / Belirsizlik: Bu aşamada yeni yürümeye başlayan çocuk motor eylemlerini geliştirir, giderek artan bir şekilde dünyasını keşfeder, ‘Ben’ der ve kısa ayrılıkların alıştırmasını yapar (ceee oynamak). Çocuk özgüven geliştirir veya endişeli, güvensiz, aileye yakın kalır ya da sürekli ilgi ister.
  1. Bağımsız / Yalnız: Bu aşama çocuğun kendini ebeveynlerine zıt bir insan olarak konumlandırdığı inat aracılığıyla başlar ve çocuk kendi kimliğini geliştirmeye başlar. Diğerleriyle güvende hissetmek giderek artan bir şekilde kendiyle de güvende hissetmesine yol açar ve ebeveynlerini serbest bırakabilir. Yaklaşık 3 yaş civarı, çocuk ortaklıklara eğilimlidir: Eğitmenlerin durumunu göz önünde tutmaya başlayabilir, örneğin, eğitmen meşgul olduğunda bekleyebilir. Bu aşamadaki problemler bağımsızlığın gerçekdışı gösterilmesiyle, çok fazla bağımsızlıkla, utançla, karmaşayla boy gösterebilir.
  1. Yaratıcı/Güçsüz: Çocuk, ebeveyn-çocuk ilişkisinde geliştirdiği becerilerini uygulayarak, bilinmeyen ve stresli durumlarla baş edebilir. Çocuk bu becerileri, kendi yöntemiyle yeni durumlara uygular ve dolayısıyla kendi dünyasını genişletir. İlişkilerde karşılıklılık daha da gelişir: Çocuk paylaşmayı, görüşerek zor durumların üstesinden gelmeyi ve kendini korumayı öğrenir. Cesaret ve büyüme gelişimi isteği artar ve girişimlerde bulunarak ifade edilir. Bu aşamadaki problemlerin yansımaları şunlarda görülür: Kendi alanını kavramadaki yetersizlik, çok az inisiyatif alma, kısıtlı sosyal beceriler, yarı- bağımsızlık ya da uygun olmayan bağımsız davranış.

Bağlanma Modelleri

Çocuk ve ona bakım veren kişinin ilişkisinin kalitesi, çocuktan çocuğa ve eğitmenden eğitmene değişebilir. Dört bağlanma modeli ya da şekli vardır.

  • Güvenli Bağlanma: Çocukların aileyle bırakılma, yeniden kavuşma ve teselliye ilişkin ilişkilerinde olumlu deneyimleri vardır. Çocuklar ebeveynlerini ulaşılabilir ve duyarlı olarak algılarlar. Çocukların yaklaşık %60 ile %70’i güvenli bağlanırlar.
  • Güvenli olmayan ikircikli Bağlanma: Çocuklar ailelerin ulaşılabilir, uygun olup olmadıklarını bilmezler. Ebeveynlerin yanıtları çoğunlukla öngörülemez. Çocuklar bununla ilgili öfke ve arzu karışımı bir yakınlık gösterirler. Aileleri onlardan ayrıldığında ve tekrar kavuştuklarında rahat hissetmezlerse doğru yoldan çıkabilirler. Güvensiz çocukların yaklaşık %10’u böyle tanımlanabilir.
  • Güvenli olmayan kaçınmalı Bağlanma: Çocukların ebeveynlerinin uygunluğu, erişilebilirliğine güvenleri yoktur. Çocuklar ebeveynlerinden uzak dururlar ve kavuştuklarındaki yakınlıktan medet ummazlar. Ebeveynlerin çoğunlukla tutarlı bir savunmaları vardır ya da önemsemezler. Çocuklar gergindir, kendi meselelerini onarmayı öğrenmekte yavaştırlar ve sosyal ilişkilerde mesafeli olmaya meyillidirler. Çocukların %20’si bu tanıma girer.
  • Güvensiz dağınık bağlanma: Çocuklara ebeveynlerinin ulaşılabilirliğinin içten çelişkili bir resmi var gibi gelir ve kendileri de çelişkili davranışlar sergilerler. Ebeveynler eş zamanlı olarak rahatın olduğu gibi korkunun sebebinin de kaynağı gibi görünürler. Çocuklar reddederek ve hâkimiyetle kontrolü tutmak ister gibi görünürler. Ebeveyn çocuk ilişkisinde roller terse dönmüş gibidir. Çocuk tutarlı bir bağlanma modeli sergilemez, bu da bağlanma figürünün olduğu yerde kaotik, çelişkili, garip ya da endişeli bağlanma davranışına yansır. Çocukların yaklaşık %15’i bu tanıma girer.

Çocuklardaki ilk üç bağlanma modelinin, ebeveynlerin stres düzenlemesi amacına yönelik yetiştirme davranışlarına uyarlanabilir yanıtlar olarak, üzerinde durulabilir. Dağınık bağlanma modeli olan çocuklarda, bağlanma figürünün yardımı stres düzenlemesinde yardımcı olmaz. Hatta çocuk bağlanma figürünün etrafında giderek artan stres deneyimleyebilir.

İki yaklaşımın bağlanma sorunlarına entegre edilmesi:

Ebeveyn ile çocuğun arasında bir bağlantıya giriş, çocuğun kendi fizikselliği ile bağlantıya geçişiyle eş zamanlı meydana gelir. Çocuğun kendi bedeninde güvenli bir barınağı deneyimleme süreci ile güvendiği bir kişiye psikososyal bağlanması, birbirlerine bağlıdır ve birbirlerini etkiler. Diğerine güvenli bağlanmayla, aynı zamanda kendine güvenli bağlanma da gerçekleşir ve kendine güvenli bağlanmayla da zamanla kendi ayaklarının üzerinde durma ve serbest bırakma becerisi edinilir. Eğer çocuk tekrar eden veya sürekli stres içinde büyürse, bunun çocuğun fizyolojik işleyişi üzerinde etkisi olacaktır. Bu kötüye kullanma ya da duygusal ve eğitimsel ihmal gibi travmadan kaynaklanabilir. Aşırı uyarılmayla çocuk, kendi durgun rüya gibi bilincinden çekilip kurtarılır ve sinir sistemi bir alarm aşamasına getirilir. Sonuç olarak çocuğun sağlığı kötüye gider, solgunluk, yorgunluk, fiziksel şikâyetler ve uyku, yemek yeme, tuvalet eğitimi ve bazen büyümeyi engellemeye ilişkin yaşam işlevlerinde düzensizlikler olabilir.

‘Dışarıya’, güvenilen bir insana bağlanmanın ‘içeriye’ bağlanmayla ilişkisi vardır, bu kendi fizik bedenine yerleşmiştir. Çocuğu bu perspektiften incelemek fiziksel, fizyolojik, zihinsel ve ilişkisel karakteristiklere ve ayrıca da ‘ben’ gücüne ve çocuğun bireyselliğine odaklanır. Güvensiz biçimde bağlanan çocuk, fiziksel olarak dokunulduğunda savunmacı veya çok bağlı, yapışkan tepkiler verebilir. Bu çocukların iyi gelişmiş bir zaman duyusu yoktur ve mekanda kendini güvenli hissetmez. Travmatik deneyimlerin zamanı ve periyodu, sonraki bağlanma gelişimini ve genel gelişimi etkiler. Genellikle, bağlanmadaki problemler ne kadar erken olursa, sonuçlar da o kadar ciddi olur. Bu çocuğun kendi fizikselliği ile bağlanmasının antroposofik imgesine uyar. Dokunma duyusu adeta geri kalan tüm gelişim için temeldir. Yaşam duyusu bir sonraki adımı temin eder, devinim duyusu ve denge duyusu sonraki adımları temin eder. Fiziksel gelişim adımlarıyla psikososyal gelişim adımlarını birleştirmek mümkündür. Aşağıdaki grafikte bu gösteriliyor.

bag%cc%86lanmagrafik2