Pedagojik Taşra

Günümüzde bir çocuğun okula gitmesi, bize çok olağan geliyor, bunun aslında gerçekten gerekli olup olmadığı üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz bile. Bizler, çocuklarımızın kaç yaşına gelince okula gidecekleri hakkında tartışıyoruz ancak.

Günümüzde bir çocuğun okula gitmesi, bize çok olağan geliyor, bunun aslında gerçekten gerekli olup olmadığı üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz bile. Bizler, çocuklarımızın kaç yaşına gelince okula gidecekleri hakkında tartışıyoruz ancak. Bazı anne-babalar, muhtemelen kendi okul dönemlerine ait üzüntü verici anıları olduğundan, çocukları için biraz daha “özgür” bir okul, bir alternatif arıyorlar. Ama bir çocuğun okula gitmesi gerekliliği, herkes için tıpkı gökyüzünün mavi olması kadar bilinen bir şey.

Okul, dünyayla bağlantıya girmek için özellikle elverişli olmayan bir yer! Eskiden, hala bütün duyularla, eller ve ayaklarla dünyanın içine büyüdüğümüzde, çocukların yaşamı bugünkünden çok daha zordu. Büyüklerin tüm işlerine, çocuklar da daha küçüklükten itibaren katılmak zorunda kalırdı: Yardım etmek zorundaydılar, gündelik ekmeğini kazanmak için en erken yaşlardan itibaren çabalamak gerekirdi, ahırda hayvanlarla, tarlada, mutfakta her yerde ve dışarda yağmur, çamur, rüzgâr altında artık ne olursa. Kısacası çocuk öyle ya da böyle fiziksel dünyayla zorlu bir mücadele içine girerdi. »Yeryüzü« insanlar için zordu.

Bugün ise kurmuş olduğumuz uygarlık işletmesinin mükemmelleşmesi üzerinde çalışıyoruz, insanla fiziksel gerçeklik arasındaki her tür çarpışmadan kaçınmaya ya da en azından mümkün olduğunca yumuşatmaya çabalıyoruz. Öyle ki, ruhun yeryüzü yaşamının gereklilikleri içine doğru dürüst girip “ete kemiğe bürünmesi” ve bununla da kendi fiziksel bedeninin içine tamamıyla girmesi artık olanaksız hale gelmektedir. Bu da yeryüzü gezegeninin ve insani yapının ölçülemez biçimde hasar görmesine yol açmaktadır ve günümüzde herkes üstelik sürekli bunları konuşmaktadır. İşte burada “okul” görevini ihmal etmiş, elden kaçırmıştır. Hele bugün, en çok kendini beğenen ve seven göz boyayıcılar için bile bu hasar artık görünür olduğu halde, buna rağmen bilişsel zekâyı hala tıpkı 19. Yüzyılda olduğu gibi tekyönlü eğitmektedir: okuma, yazma, hesaplama – kısacası dünyanın tüm ilköğretim okullarındaki kutsal inekler. Diğer beceri ve kabiliyetlerin çoğu, eğitilmeden kalır ve böylece irade, dünyada anlamlı biçimde – insanın ve dünyanın istekleri uyarınca – davranma da bir türlü kendini geliştiremez.

Çocuklar ağaca tırmanıyor
Çocuklar ağaca tırmanıyor

Acilen »eksiksiz bir çevre« gerekiyor

Goethe’nin »Pedagojik Taşra« tasvirinde (Wilhelm Meister’in Gezgin Yılları, 2. Kitap, 1. Bölüm) eksiksiz ya da tastamam çevre ya da ortamdan söz edilir. Bu güçlü, geleceğe yönlendiren bir fikirdir! Genç insanın, bireysel kişilik kabiliyetlerini tam olarak geliştirebilmek için nelere ihtiyacı vardır? Kendi içinde eğitsel kaliteleri barındıran bir yere. Günümüz çocuğu zira eski zamanda olduğu gibi, yalıtılmış bir okul odasında öğretmenlerden öğrenmek istemiyor artık, tersine kendi belirlediği faaliyet halinde kendi yaşam yerini, ortamını biçimlendiren insanlar tarafından eğitilmek istiyor.

Bunun için de öncelikle tekil bireyin içinde yaşamak istediği birliğin özgürce biçimlendirilmesi geliyor ilk sırada. Bu birlik, kendi yaşam yerini kendisi biçimlendirebilen insanların bir araya gelmesiyle oluşabiliyorsa, o zaman orada en ideal şekilde el işçisi zanaatkârı, entelektüeli, öğretmeni, çiftçiyi, doktoru ve sanatçıyı bulabilirdik. Ve bu kişiler hep birlikte çocuklar için uygun olan öğretmenler olabilirlerdi! Yeni tür öğretmenler. Ne hakkında konuşuyorlarsa, onu yapan öğretmenler; çocuklarla birlikte çalışan, çocuklarla birlikte okuyan, yazan, hesap yapan öğretmenler, ama aynı zamanda tohumları tarlaya eken ve biçen, dans eden, demir işleri yapan, fırında ekmek yapan, ahşabı yontan, yemek pişiren ve müzik yapan öğretmenler. Masallar ve öyküler anlatmaya çalışan, çocuklarla yıldızları ve bitkileri gözlemleyen, sayıların uzamını keşfeden ve fetheden insanlar. Çocuklarla eğitsel bir aradalığa layık olabilmek için, kendi kendini eğiten insanlar.

Çiftçi ve öğretmen

Mümkün olduğunca tamamlanmış bir eğitsel çevre yaratabilmek için en uygun yer, tarım yapılan bir çiftlik evi olabilir. Burada dört doğa alemi de– insan, hayvan, bitki ve toprak – düzenlenmiş bir karşılıklı alışveriş ve etkileşim içinde birlikte yaşarlar. Her biri diğeriyle öyle bağlantı içindedir ki, her biri diğerine vermekte ve her biri diğerinden almaktadır; eğet çiftçi biyolojik-dinamik ilkelere göre çalışırsa, daima toprağa, ondan aldığından daha fazlasını verme çabası içinde olacaktır. Erişkinin kendi kendini eğitme niteliğinden ortaya çıkan moral atmosfer, çocuk eğitiminin gelişebileceği zemini, toprağı oluşturur. Zaten gerçekte bu da onun kendi kendini eğitmesinden başka bir şey değildir. Elbette şu anda mevcut biyolojik-dinamik çiftliklerin çoğu zaten aşırı taleple zorlanmış durumda ve bir de eğitsel bir görev üstlenmek akıllarına bile gelmez. Kendileri yoğun biçimde varlıklarını sürdürme ve biyolojik-dinamik fikirlerini hayata geçirme uğraşı içindeler.

Eğer hem “okul” hem de “çiftlik” hakkında farklı bakış açılarından yeni kavramlar oluşturabilirsek, söylenenlere ancak gerçekçi yaklaşabiliriz demek ki. Sanki yaşam çalışmaları için kalplerinde bir süredir bu çifte isteği ve niyeti taşıyan gittikçe daha çok genç insan var gibi görünüyor. Aslında öğretmen olmak istiyorlar ama aynı zamanda toprakla da çalışmak istiyorlar, ya da çiftçi olmak istiyorlar ama çiftliklerini bir kültür atölyesine çevirmek ve hem pedagojik hem de sosyal terapiye ilişkin faaliyetler yürütmek istiyorlar. Bu insanları gerekli kararları verip faaliyete geçmekten alıkoyan sıklıkla, sadece “öğrenmek” ve “oyun” ya da üretici “çalışma” hakkındaki eski resimler, imgeler olmakta. Ayak sürükleyerek hala devam eden kültür gelişimi dolayısıyla hala bu imgelerin etkisi altındalar ve onlara nüfuz edip bu cansız etkileri açığa çıkaramıyorlar. Alçakgönüllülükle başlamaya hazırsak, tüm o geleneksel eğitim sistemini hemencecik dönüştürme isteğine kapılmadan, küçük ölçekli proto tipler kurabiliriz. Çiftliği, dayanışma ilkesi uyarınca birlik tarafından taşınan bir tarım işletmesi olarak yürütebilir ve çeşitli yaş gruplarından çocuklar ile çiftlikte bir öğrenim grubu oluşturabiliriz. Tıpkı eskiden bir “okulda” olduğu gibi, böylece çiftlik ve orada yaşayan ve çalışan birlik aynı zamanda eğitsel ortamı oluştursun. Bu eğitsel ortam ya da çevre fikri, başka yerlerde de küçük çapta kurulabilir, elbette şehirlerde de!

Gezegenimizin pek çok bölgesinde tarımın perişan olduğunu ve doğanın tümüyle harap edildiğini biliyoruz, o nedenle bugün en acil olan şey, genç insanların doğal varlıklara daha anlamlı bir yakınlık içinde büyümelerini, oynamalarını ve öğrenmelerini sağlamaya çalışmak olmalıdır. Goethe’nin pedagojik taşra imgesiyle önümüze serdiği resim, bize hasatta çalışan ve iş yaparken şarkı söyleyen gençleri göstermektedir. Bununla ilgili olarak, »Ancak bizde şarkı söylemek, eğitimin ilk adımıdır, diğer her şey sonra buna bağlı olarak ve bu sayede aktarılır.« denmektedir. Bu zaten deminden beri söylenen ve yapılmak istenenlerin bir ilk resmi gibi değil mi? Eğitsel çevrede çocuklar için “ana dersler” müzik ve bahçecilik olmakta, çocuğun yaşamasına izin verilmektedir. Goethe’nin kavramlarıyla ifade edersek, bedensel çalışmanın yoğunlaşması ile ruhsal hasredişin genişlemesi arasında titreşerek var olmak. Örneğin Bramsche/Osnabrück’deki Demeterhof Pente adlı çiftlikte bu tür bir eğitsel çevre yaratılmasına çalışılmaktadır.