Bağlanma / Edmond Schoorel, Çev: Sinem Arslan

Muhtemelen çocuğun ilk yedi yıllık gelişimindeki en önemli görev sağlıklı bir bağlanma oluşturmaktır. Bağlanma gelişiminin iki yönü var gibidir; bedene bağlanma ve insana bağlanma, özellikle de ebeveynlere. Kendi bedenine bağlanma için, bedenle ilişkili duyuların önemli yardımı olur. İnsanlara bağlanma için güvenilir, duyarlı ve hevesli, cevap veren ‘bağlanma figürlerine’ ihtiyaç vardır. Kısmen ebeveynlerin bağlanma geçmişlerine bağlı olarak, güvenli bağlanmadan dağınık bağlanmaya kadar farklı bağlanma modelleri gelişebilir. Bu gerçek bir bağlanma bozukluğu olarak bilinir. Bağlanmanın fiziksel ve sosyal tarafları birbirlerine ihtiyaç duyarlar ve birbirlerini iyiden iyiye etkilerler.

Edmond Schoorel 2014

Çocuğun ilk yedi yıldaki gelişimine bakmanın yollarından biri de, bağlanma gelişimine bakmaktır. Bağlanma açısından baktığımızda, yaşamın ilk yedi yılı, özellikle de ilk dört yıl temeldir. Yaşamın ilk yılları yaşamın geri kalanı için belirleyicidir. Genelde fiziksel beden ile eter bedenin (yaşam bedeni) gelişime birlikte nasıl girdikleri konuşulur. İlerleyen bölümlerde yaşam bedeninin bir çocuğun bir insan varlığı, insan dünyasının bir üyesi, kendine özgü bir görünüşü olmasındaki rolünü ele alacağız.

Bu adımları atabilmek için, bağlanma gelişiminin oldukça iyi ilerlemiş olması gereklidir. Genelde bağlanma çocuğun çevresindekilerle girdiği ilişkinin bakış açısından tanımlanır. Böylelikle bağlanmanın psikolojik tarafı tanımlanır. Bir de fizyolojik bir taraf daha vardır: Çocuğun kendisine bağlanması. Bu iki taraf birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmıştır, bu nedenle iki taraf birlikte ele alınmalıdır. Daha açık olmak için bu iki tarafı birbirinden ayırmak gerekir, ama bu iki taraf birbirlerini güçlü bir şekilde etkiler ve birbirlerine ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendisine bağlanması

Çocuk dört aşamada kendi fizikselliğinden haberdar olur ve tanır. Beşinci bir aşamada önceki gelişim aşamalarını bütünleştirebilir. Kısaca bu aşamalara değineceğim ve sonrasında onları tanımlayacağım.

  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma
  2. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma
  3. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma
  4. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma
  5. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar.
  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma

    Dokunma duyusunun deneyimleriyle, çocuk kendi fiziksel alanına nüfuz edebilme için kesinlik inşa eder. Dünyada ondan, kendisinden başkasının olmayan bir evi vardır. Bu yer deri ile örtülmüştür ve dokunma deneyimleriyle bu çocuk için açık seçik olur. Cildin sınırı, iç ve dış dünyanın arasındaki sınırdır, çocuğun fizikselliği ile tüm dünyanın sınırıdır.

    Yaşamın ilk yılında, dokunma duyusu canlılık içinde tam faaliyetle tekâmül eder. Bu gelişim süreci, çocuğa nasıl dokunulduğuna, nasıl kucaklandığına, nasıl taşındığına, nasıl giydirilip soyulduğuna bağlıdır. Aynı zamanda kıyafetlerinin, kaşığının, bardağının, oyuncaklarının malzemesine bağlıdır. Tüm pozitif deneyimler çocuğun güvenliğini tasdik eder: Dünyada bedenimdeyim, dünyadayım çünkü benim bedenim var, benim fiziksel temelim güvenli olduğu için dünya da güvenli. Her negatif deneyim temel güvenlik hissini, dünyada güvenli bir yerimiz olduğu hissini zayıflatır. Eğer bir çocuk dokunularak korkutulmuşsa, bu gelişim iyi olmayacaktır. Bu çocukların alerjik ve hassas olmasının yanı sıra, görme ve işitmede bozukluklara da sebep olabilir çünkü sizin gelişinizi görmemişlerdir ya da duymamışlardır. Eğer ebeveynler ya da bakıcılar çocukları alırken kaldırırken jestlerini kontrol etmemişlerse, örneğin aceleyle ya da rahatsız edici şekilde aldılarsa, o zaman dokunma duyusunun gelişimi güçtür, dolayısıyla ilk aşama olan bedene bağlanma gelişimi de güçtür.

  1. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma

    Bağlanma gelişiminin bir sonraki aşaması olan kendi bedenine bağlanma için ilk iki yıl çok önemlidir. Yaşam duyusunun deneyimleri çocuğa sadece fiziksel bir evi olduğunu değil, ama ‘bu evin içinde’ olmanın iyi olduğunu da öğretir. Yaşam duyusu çocuğa içsel çevrede, eter (yaşam) bedeninin yaşam süreçleriyle muhatap olduğu yolda içsel iyilik hakkında tüm bilgiyi verir. Bazen içsel iklimi rahatsız edici şeyler olur. Çok sıcak ya da soğuk olabilir, bir fırtına ya da şiddetli yağmur olabilir. Çocuğun karın krampları olabilir, grip olabilir, kötü hissedebilir, bir çocuk hastalığı ya da kulak iltihabı olabilir. Bunlar yaşam duyusu için ve bağlanma gelişiminin ikinci aşaması için ille de kötü değildir. Eğer rahatsızlığın üstesinden gelinirse, fırtına geçerse, hastalık tedavi edilirse, bu çocuğun kendine güvenini güçlendirir. Çocuk kendine şunu diyebilir: ‘’Yine üstesinden geldim.’’ Çocuk içsel dünyada şeyleri düzene koyarak gücü deneyimler. Bu bedeniyle özdeşleşmesine, yaşam bedenine bağlanmasına yardımcı olur. Eğitmenlerin görevi bir barınak sağlamaktır, çocuğun uygulama yapabileceği açık bir atölye sunmaktır. Tesellinin işlevi böyle güvenli bir barınak sağlamaktır. Anne ve babası ya da güvendiği bir erişkin çocuğu her şeyin tekrar iyi olacağı güveniyle desteklerse, çocuk rahatsızlıklara dayanabilir, sabredebilir. Ama ıstırap çok olursa, içsel yaşamı şiddetli ve gaddarca rahatsız eder. Örneğin, çocuk kronik açlığa, soğuğa, acıya dayanmak durumunda kalabilir, bu tabii ki bağlanma gelişimini olumsuz etkiler. Çocuk kendi sorunlarını çözemeyeceği deneyimiyle büyür. Bu aynı zamanda çocuğun korunağı ve rahatlatıcı eğitmenleri yoksa da meydana gelir. Bir sebeple müsait olmayan ebeveynler, bu ikinci aşamayı deneyden geçirmelidirler.

  1. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma

    Bağlanma gelişimin üçüncü aşaması normalde yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Bir çocuk hareket ettiğinde, biz onun içsel yaşamında nasıl olduğunu da görürüz. Örneğin bir çocuk hareket etmiyorsa, ya da yüz kasları ağlamak ya da gülmek için hareket etmiyorsa, içsel olarak neyi deneyimlediğini bilemeyiz. Bunu çocuğun gelişimi için de söyleyebiliriz. Hareket ederek ve hareket duyusunu kullanarak, kendi duygusal içsel dünyasının kesinliğini anlar. Bir şey istiyorum ve onu elde etmek için gidiyorum, korkuyorum ve gizlice kaçıyorum, eğleniyorum ve gülüyorum, kızgınım ve ayaklarımı vuruyorum. Eyleyerek ve hareket ederek, kendi hareket imkânlarını keşfeder. Aynı zamanda içsel hareketlerini de keşfeder. İçsel ve dışsal hareketler bir bozuk paranın iki yüzü gibidir, özellikle küçük çocukta. Hareket becerilerin kazanımına yardımcı olur. Bir kule inşa etmek ve onu tekrar yıkmak, mutfakta anneye yardım etmek, babası gibi arabayı temizlemek, kendi başına kıyafetlerini çıkarmak, saklanmak ve tekrar ortaya çıkmak, bu beceriler sayesinde çocuk kendini tanır ve aynı zamanda da çevresi tarafından görülür hale gelir. Çocuk şunu öğrenir: ‘’Evet, yapabiliyorum ve bu beni memnun ediyor ve özgür kılıyor. Astral bedene (duyumsama bedenine) bağlanma, kuvvetli ve zayıflıklarıyla kendini tanımak ile aynıdır. Çocuk iyi ki hareketle keşfeder ve onda ustalaşıncaya kadar alıştırma yapar. Alıştırma eksikliği olan çocuklar, mesela ekrana yapışık yaşayan çocuklar, bu bağlanma aşamasında zorlanırlar. Eğer ebeveynler endişeliyse ve çocuklarının düşeceklerinden korkuyorlarsa, kendilerini harekete geçirmeleri, keşfetmek için dışarı çıkmaları iyi olacaktır. Bu uzak bir kasaba olmak zorunda değil, bu aynı zamanda ruhun keşfedilmemiş bir bölgesine bir yolculuk da olabilir. Şarkı söyleme dersleri alın, kaymaya gidin, bir şey yapın!

  1. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma

    Bedene bağlanmanın dördüncü aşaması denge duyusunun deneyimleriyle gerçekleşir. Bu kafayı dengelemeyi deneyimlemekle, ayakta durmak ve yürümekle başlar. Burada söz konusu olan çocuğun üçüncü ve dördüncü yaşam yılında öğrendiği ve her gittiği yerde kendi pozisyonunu aldığı içsel dengedir. İlk üç aşamada çocuk şunları öğrenir: ‘Dünyada güvenli bir alanım var, bu alanın içinde ben kendi kendimi kontrol edebiliyorum, bu güvenceyle dışarı giderim ve her şeyi öğrenirim. Denge duyusunun deneyimleri sayesinde çocuk için şunlar artık açık seçiktir: ‘Bunu yapmam önemli; burada olmam, var olmam önemli. İşte çocuk bunu kendine söyleyebildiğinde, ‘Ben’ der. Bana benzeyen başka kimse yok: Sen sensin, ben de benim. Eğer seversem, bu benim erdemimdir, eğer kız kardeşimin oyuncağını kırarsam, bu benim hatamdır. Denge duyusunun deneyimleri fiziksel deneyimler olarak başlar. Ben dengedeyim ve sağlamım. Ya da: Dengede değilim, sallanıyorum. Eğer üç adım ileri yürürsem ve üç adım geri yürüsem , tekrar aynı yerimde olurum. Eğer bu bedensel deneyimler içsel güvence haline gelirse, bu içsel kararlılığı ve uyumu sağlayacaktır. Böylelikle çocuk bir gece büyükanne ve büyükbabasında kalabilir, çünkü kaybolacağından korkmaz. Güvendiği erişkinlerden yardım isteyebilir. Bu pozisyondaki insanlara güvenin ve güvensizliğin çok önemli bir rolü vardır. Eğer bağlanmanın dördüncü adımı iyi gerçekleşirse, çocuk davranışlarından sorumlu olmaya başlar. ‘Ben’ organizasyonuna bağlanma ile bilinç doğar. Çocukta daha önce bilinç yok muydu? Evet, bir bakıma yoktu. Aslında eğitmenler şu ana kadar çocukların ‘izin verilmeyen’ şeyleri yapmadıklarını garanti altına almak durumundaydılar. Yine de bunu yapmaya devam edecekleri birkaç yıl daha olacak. Ama iyi geçen bir bağlanma gelişimi süreciyle, şimdi etik eğitimine başlayabilirler. Bu dördüncü aşamada çocuk aceleci, saldırgan ve istikrarsız olmayan, tersine kararlı, tutarlı davranışları olan ebeveynlerinden, yani içsel tutarlılığı ve açıklığı olan, ebeveynlerinden çok şey öğrenir. Çelişkili gelebilir, ama çocuk duruşlarını tekrar oturup düşünen ebeveynlerinden de öğrenebilir. Rahatlıklarından ya da değişen isteklerinden değil ama anlayışlarından öğrenirler. Ahlak, yeni bir iç görüye eskisinden daha çok değer vermeye ihtiyaç duyabilir.

  1. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar. gelişiminin beşinci aşamasında çocuk daha önce edindiklerini deneyimlemeye başlar. Bu sebeple aslında bu yeni bir adım değildir ama çocuk öğrendiklerini entegre etmeye çalışır. Bu şu anlama gelir. Örneğin bir süre el üstünde tutulan bir bebek gibi olmak ister. Genellikle bu durumda yeni bir kardeşin doğması çok yardımcı olur. Bununla birlikte, bağlanmanın ilk aşamasından farklı olarak, çocuk şimdi emir verir. ‘Anne, beni taşımak zorundasın çünkü ben bebeğim.’ Ya da çocuk tekrar üçüncü aşamadaki hareket etmenin keyifli özgürlüğüne döner. Şarkı söyleyecektir, tiyatro performansları düzenleyecektir ve müzik eşliğinde dans edecektir. Bağlanmanın üçüncü aşamasından farklı olarak , şimdi bunları diğer aile bireyleriyle beraber yapmak ister. Keyfini, sevincini paylaşmak ister. Ya da çocuk kendini güvende ve güvenlikli hissedeceği bir kulübe, bir barınak yapar. Bu barınakta yumuşak yastığı vardır, yiyecek, içecek bir şeyler vardır, böylelikle de yaşam duyusu da payına düşeni alır. Bu beşinci aşamada , bebekliğin sonunda, çocuk güvenliğinin sınırlarını keşfeder. Tek başıma gecelemeye cesaret edebilir miyim? Ya da erkek kardeşim de benimle gelmeli mi? Sadece ayıcığımı almam yeterli mi? Köşede yaşayan anneanneme tek başıma yürümeye cesaretim var mı yoksa annem onu aramalı mı? Bir macerada evden ne kadar uzağa yürümeyi isteyebilirim? Eve geri dönüş yolunu bulabilir miyim? Köyün sonundaki her zaman oturup kuru üzüm yediğimiz bank gerçekten ne kadar uzakta? Kuru üzümler yanımda mı? Böylelikle çocuk mekân ve zamanın sınırlarını keşfeder. Bu bazen heyecan verici olabilir. Birdenbire yağmur başlar, hay Allah, annem her zaman yağmurluk almamda ısrar eder. Çocuk bir şey istediğinin farkındadır. Kendi isteğinin sıcaklığıyla keşfetmeye gider. Kendine güvenli bağlanan çocuk çözümleri yürütebilir . Çocuğun etrafında ona göz kulak olan ve sınırlarını keşfetmesine izin veren erişkinler olması çok kutsaldır. Bu aşamadaki başarının en iyi garantisi erişkinlerin yavrularına duydukları güvendir. Körü körüne bir inançtan değil, çocuklarıyla olan yakın ilişkileri üzerine kurulmuş bir inançtan söz ediyoruz. Çocuğa olan öyle bir bağ vardır ki, bu bağ çocuk görüş alanında değilse bile mevcuttur. Bu bağ her gece siz ve sizin koruyucu meleğiniz, çocuğunuz ve çocuğunuzun koruyucu meleği bir sonraki gün için planlar yaparken kuvvetlenir.

Çocuğun Çevresine Bağlanması:

Psikodinamik bakış açısına göre, bağlanma ‘çocuk ile ona ilk bakım veren, endişeli, yorgun ve stresli zamanlarında çocuğu teselli eden kişi arasında kalıcı özel duygusal bir bağdır.’ Çocuk yakınlık arayışında olduğu davranışlar sergiler, ona bakan kişiyle bağlantıya geçerek destek, yardım ve anlayış ister. Ebeveynler çocuğu güvende hissettirerek güvenli bir temel işlevi görür, böylelikle bağlanma davranışı keşifçi davranışlara yer açabilir ve ebeveynler çocuk endişelendiğinde güvenli bir sığınak vazifesi görür ve keşifçi davranış bağlanma davranışına dönüşür.

Bu görüş çocuğun, deneyimlere bağlı olarak erişkinlerden ne bekleyeceğinin resmini nasıl oluşturacağını tanımlar. Buna ‘içsel çalışma modeli’ denir.

İçsel Çalışma Modeli

Eğer çocuğa bakan kişi, çocuğun ihtiyacı olan güvenliği sağlıyorsa, çocuk bağlanma figürünün mevcut olduğu ve daima orada olacağı beklentisini geliştirir. Çocuk temel güvenlik duyusu geliştirir. Bu beklentiler bir içsel çalışma modeli oluşturur. Çocuk yaklaşık dört yıl içinde bir içsel çalışma modeli geliştirmiştir. Bu model çocuğun anlamlandırmasına ve sosyal ilişkilerdeki davranışlarına rehberlik eder. İçsel çalışma modeli iki bölüm içerir:

  1. Çocuğun başkasından beklentisi
  2. Çocuğun kendinden beklentisi

Yeni bağlanma deneyimlerini takip etmek bu iki bileşeni hem pozitif hem de negatif yönde değiştirebilir. Ama çalışma modelinin varlığını sürdüren kalıpçı bir karakteri olduğu için, değişim kolay değildir. Bu, çocuğun sosyal ilişkilerdeki yeni bir duruma tepkisinin, bilinçsiz ama durumları yorumlamasının o oldukça katı temel kalıp tarafından şekillendirildiği anlamına gelir. Güvenli bir içsel çalışma modeli ile çocuk, herhangi bir sosyal durumu ilk önce güvenli olarak yorumlar, eğer güvensiz bir içsel çalışma modeli varsa, buna uygun şekilde sosyal durumları güvensiz olarak yorumlar.

Ebeveyn ve çocuğun bağlanma ilişkisinin gelişiminde, bir sonraki gelişim aşaması ayırt edilebilir. Bu aşamalar ‘Bağlanma Piramit’inde tanımlanmıştır ve bağlanmanın temel ilkeleri olarak adlandırılırlar.

baglanmapiramidi

  1. Temel güvenlik / Korku: Bu aşama. orada olmanın derin duyusunu, ebeveyn için önemli olmayı, değerli olmayı içerir. 3. ile 6. ay arasında çocuk tanıdık olan insanlarla olmayanları yavaş yavaş ayırt edebilir. Bu aşamadaki ana öğe fiziksel bağlantı ve ebeveyn tarafından verilen bakımdır.
  1. Güvenme / Güvenmeme: 6.-7. ay ile 2 yaş arasında çocuk, standart bakım verenler için bir tercih geliştirir. Bedensel ve duyusal deneyimler temas kurmaya yönelme ya da temastan kaçınma için, karşılıklı ilişki kuruluşu ve anneliği kavramak ve sezmek için temel oluşturur. Ayrılık endişesi (yan tutma) bu aşamanın başlangıcını işaret eder ve çocuğun tanıdık kişilerle yabancı kişileri ayırt edebildiğini gösterir. Bu aşama sevgiyle bağlı bir ilişkinin gelişimi için en hassas dönemdir.
  1. Güven / Belirsizlik: Bu aşamada yeni yürümeye başlayan çocuk motor eylemlerini geliştirir, giderek artan bir şekilde dünyasını keşfeder, ‘Ben’ der ve kısa ayrılıkların alıştırmasını yapar (ceee oynamak). Çocuk özgüven geliştirir veya endişeli, güvensiz, aileye yakın kalır ya da sürekli ilgi ister.
  1. Bağımsız / Yalnız: Bu aşama çocuğun kendini ebeveynlerine zıt bir insan olarak konumlandırdığı inat aracılığıyla başlar ve çocuk kendi kimliğini geliştirmeye başlar. Diğerleriyle güvende hissetmek giderek artan bir şekilde kendiyle de güvende hissetmesine yol açar ve ebeveynlerini serbest bırakabilir. Yaklaşık 3 yaş civarı, çocuk ortaklıklara eğilimlidir: Eğitmenlerin durumunu göz önünde tutmaya başlayabilir, örneğin, eğitmen meşgul olduğunda bekleyebilir. Bu aşamadaki problemler bağımsızlığın gerçekdışı gösterilmesiyle, çok fazla bağımsızlıkla, utançla, karmaşayla boy gösterebilir.
  1. Yaratıcı/Güçsüz: Çocuk, ebeveyn-çocuk ilişkisinde geliştirdiği becerilerini uygulayarak, bilinmeyen ve stresli durumlarla baş edebilir. Çocuk bu becerileri, kendi yöntemiyle yeni durumlara uygular ve dolayısıyla kendi dünyasını genişletir. İlişkilerde karşılıklılık daha da gelişir: Çocuk paylaşmayı, görüşerek zor durumların üstesinden gelmeyi ve kendini korumayı öğrenir. Cesaret ve büyüme gelişimi isteği artar ve girişimlerde bulunarak ifade edilir. Bu aşamadaki problemlerin yansımaları şunlarda görülür: Kendi alanını kavramadaki yetersizlik, çok az inisiyatif alma, kısıtlı sosyal beceriler, yarı- bağımsızlık ya da uygun olmayan bağımsız davranış.

Bağlanma Modelleri

Çocuk ve ona bakım veren kişinin ilişkisinin kalitesi, çocuktan çocuğa ve eğitmenden eğitmene değişebilir. Dört bağlanma modeli ya da şekli vardır.

  • Güvenli Bağlanma: Çocukların aileyle bırakılma, yeniden kavuşma ve teselliye ilişkin ilişkilerinde olumlu deneyimleri vardır. Çocuklar ebeveynlerini ulaşılabilir ve duyarlı olarak algılarlar. Çocukların yaklaşık %60 ile %70’i güvenli bağlanırlar.
  • Güvenli olmayan ikircikli Bağlanma: Çocuklar ailelerin ulaşılabilir, uygun olup olmadıklarını bilmezler. Ebeveynlerin yanıtları çoğunlukla öngörülemez. Çocuklar bununla ilgili öfke ve arzu karışımı bir yakınlık gösterirler. Aileleri onlardan ayrıldığında ve tekrar kavuştuklarında rahat hissetmezlerse doğru yoldan çıkabilirler. Güvensiz çocukların yaklaşık %10’u böyle tanımlanabilir.
  • Güvenli olmayan kaçınmalı Bağlanma: Çocukların ebeveynlerinin uygunluğu, erişilebilirliğine güvenleri yoktur. Çocuklar ebeveynlerinden uzak dururlar ve kavuştuklarındaki yakınlıktan medet ummazlar. Ebeveynlerin çoğunlukla tutarlı bir savunmaları vardır ya da önemsemezler. Çocuklar gergindir, kendi meselelerini onarmayı öğrenmekte yavaştırlar ve sosyal ilişkilerde mesafeli olmaya meyillidirler. Çocukların %20’si bu tanıma girer.
  • Güvensiz dağınık bağlanma: Çocuklara ebeveynlerinin ulaşılabilirliğinin içten çelişkili bir resmi var gibi gelir ve kendileri de çelişkili davranışlar sergilerler. Ebeveynler eş zamanlı olarak rahatın olduğu gibi korkunun sebebinin de kaynağı gibi görünürler. Çocuklar reddederek ve hâkimiyetle kontrolü tutmak ister gibi görünürler. Ebeveyn çocuk ilişkisinde roller terse dönmüş gibidir. Çocuk tutarlı bir bağlanma modeli sergilemez, bu da bağlanma figürünün olduğu yerde kaotik, çelişkili, garip ya da endişeli bağlanma davranışına yansır. Çocukların yaklaşık %15’i bu tanıma girer.

Çocuklardaki ilk üç bağlanma modelinin, ebeveynlerin stres düzenlemesi amacına yönelik yetiştirme davranışlarına uyarlanabilir yanıtlar olarak, üzerinde durulabilir. Dağınık bağlanma modeli olan çocuklarda, bağlanma figürünün yardımı stres düzenlemesinde yardımcı olmaz. Hatta çocuk bağlanma figürünün etrafında giderek artan stres deneyimleyebilir.

İki yaklaşımın bağlanma sorunlarına entegre edilmesi:

Ebeveyn ile çocuğun arasında bir bağlantıya giriş, çocuğun kendi fizikselliği ile bağlantıya geçişiyle eş zamanlı meydana gelir. Çocuğun kendi bedeninde güvenli bir barınağı deneyimleme süreci ile güvendiği bir kişiye psikososyal bağlanması, birbirlerine bağlıdır ve birbirlerini etkiler. Diğerine güvenli bağlanmayla, aynı zamanda kendine güvenli bağlanma da gerçekleşir ve kendine güvenli bağlanmayla da zamanla kendi ayaklarının üzerinde durma ve serbest bırakma becerisi edinilir. Eğer çocuk tekrar eden veya sürekli stres içinde büyürse, bunun çocuğun fizyolojik işleyişi üzerinde etkisi olacaktır. Bu kötüye kullanma ya da duygusal ve eğitimsel ihmal gibi travmadan kaynaklanabilir. Aşırı uyarılmayla çocuk, kendi durgun rüya gibi bilincinden çekilip kurtarılır ve sinir sistemi bir alarm aşamasına getirilir. Sonuç olarak çocuğun sağlığı kötüye gider, solgunluk, yorgunluk, fiziksel şikâyetler ve uyku, yemek yeme, tuvalet eğitimi ve bazen büyümeyi engellemeye ilişkin yaşam işlevlerinde düzensizlikler olabilir.

‘Dışarıya’, güvenilen bir insana bağlanmanın ‘içeriye’ bağlanmayla ilişkisi vardır, bu kendi fizik bedenine yerleşmiştir. Çocuğu bu perspektiften incelemek fiziksel, fizyolojik, zihinsel ve ilişkisel karakteristiklere ve ayrıca da ‘ben’ gücüne ve çocuğun bireyselliğine odaklanır. Güvensiz biçimde bağlanan çocuk, fiziksel olarak dokunulduğunda savunmacı veya çok bağlı, yapışkan tepkiler verebilir. Bu çocukların iyi gelişmiş bir zaman duyusu yoktur ve mekanda kendini güvenli hissetmez. Travmatik deneyimlerin zamanı ve periyodu, sonraki bağlanma gelişimini ve genel gelişimi etkiler. Genellikle, bağlanmadaki problemler ne kadar erken olursa, sonuçlar da o kadar ciddi olur. Bu çocuğun kendi fizikselliği ile bağlanmasının antroposofik imgesine uyar. Dokunma duyusu adeta geri kalan tüm gelişim için temeldir. Yaşam duyusu bir sonraki adımı temin eder, devinim duyusu ve denge duyusu sonraki adımları temin eder. Fiziksel gelişim adımlarıyla psikososyal gelişim adımlarını birleştirmek mümkündür. Aşağıdaki grafikte bu gösteriliyor.

bag%cc%86lanmagrafik2

 

 

 

 

Martin KLIEWER kimdir

Doğumu 1956, Frankfurt / Main, Almanya.

İlk ve orta eğitimini Frankfurt ve Bochum’da Waldorf okulunda aldı.

Askerlik görevini, Brachenreuthe’de Bodensee gölü kıyısındaki bir zihinsel engelli çocuk yurdunda ve Stuttgart’daki bir yaşlılar evinde sivil hizmetli olarak yaptı. Köln Üniversitesinde Özel Eğitim Pedagojisi okudu. Daha öğrenciyken kaynaştırma amaçlı bir Genç Tiyatro Grubu kurdu ve tatillerde de bu çalışmaları sürdürdü.

1983 yılında öğrenimi bitti ve Hamburg’daki Haus Mignon’da Şifalı Pedagoji ve Erken Destek Enstitüsünde ayaküstü tedavi merkezinin yönetimini üstlendi.

Çocuk ve Gençlik Terapi Merkezini kurdu, Haus Mignon’da kaynaştırma amaçlı tatil gezileri düzenlemeye başladı.

1992 kaynaştırmaya yönelik çocuk ve gençlik sirki projesi olan CİRCUS MİGNON’u kurdu.

1995 yılında artık evde yaşayamayacak olan çocukların ve gençlerin geçici olarak bakımı ve korunması amacıyla Mignon Çocuk Evini açtı. Burada kurduğu birlikte yaşam grubunda, ailesiyle beraber yaşamaya başladılar.

1997 yılında Martin Kliewer Circus Mignon yöneticisi olarak gençlerle birlikte Hamburg Nienstedten’deki Elb Sarayı eski bira fabrikasında 10 ülkeden 700 çocuğun katıldığı uluslararası büyük bir festival düzenledi.

1998 yılında Circus Mignon’dan 4 gencin katılımıyla, çadır kiralama ve ikram hizmeti sunulan toplantıları yürütmek amacıyla Clowns+Co. Martin Kliewer und Partner GbR proje şirketini kurdu.

Sylt adasındaki Wenningstedt kasabası için iki aylık yaz kültür projesi InselCircus tasarısını geliştirdi ve yürüttü. Bu AdaSirki projesi, büyük başarısı dolayısıyla o zamandan beri Temmuz ve Ağustos aylarında devam etmektedir. Tatile gelen çocukların birlikte etkin olabilecekleri bu sirk dışında, uluslararası gençlik sirk grupları burada günlük gösteriler yapabilmektedir. Ayrıca ev yemekleri yapan bir çadır lokantası da bulunmaktadır.

2006 yılında Hamburg-Iserbrook’da bahçeli eski bir villayı kiralayarak, okul binası ve sabit bir sirk çadırıyla Mignon Sirk Okulunu kurdu, Mignon CircoRante ve Mignon atölyelerini hayata geçirdi.
22. Mayıs 2010’da Eğitim Sanatı Dostları Derneği için bir Şifalı Pedagoji Semineri yapmak üzere İstanbul’a geldi ve Sirke ait bir film de gösterdi.

Martin Kliewer 8. Ocak 2016 tarihinde vefat etti. Euritmi doçentimiz Roberto Pellacini kendisini ziyarete gittiğinde, taziye defterine ESDD adına, kendisine şükran duygularımızı ve üzüntümüzü belirten cümleler yanında hem Rudolf Steiner’in Efes Meditasyonu ile ilgili deyişini Türkçe olarak hem de Mevlana’nın bir şiirinin Friedrich Rückert tarafından yapılan Almanca çevirisini aktardı.

Efes Tapınak İnisiyasyonunda dillendirilen Mantra

Sen dünyadan filizlenmiş ışık varlık,
Güneş’ten kuvvet alan Ay’ın yetkisindeki,
Mars’ın yaratıcı çınlamasının armağanlar verdiği,
Ve Merkür’ün kanatlarıyla uzuvlarını devindirdiği
Seni aydınlatıyor Jüpiter’in nurlandıran bilgeliği
Ve sevginin taşıdığı güzelliği Venüs’ün –
Satürn’ün kadim tinsel-içselliği seni,
Uzamda varoluşa ve zamanda gelişime kutsasın!
Rudolf Steiner

 

Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Ya da alçaldığım görüldü mü?
Bir gün insan olarak ölüp,
ışıktan bir yaratık,
rüyaların meleği olacağım.
Fakat yolum devam edecek,
Allah’tan başka her şey kaybolacak.
Hiç kimsenin görüp duymadığı birşey olacağım.
Yıldızların üstünde bir yıldız olup,
Doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım.
Mevlana Celaleddin Rumi

Şifalı pedagoji konferans notları – 22 Mayıs 2010

Martin Kliewer –  Şifalı Pedagoji –

22. Mayıs 2010 konferansı –  İELEV Toplantı salonu

 

Şifalı pedagoji, biyolojik ve sosyolojik olanın ötesine geçiyor. Öze bakıyor, engelli ya da engelsiz olma tanımı çevreye bağlı. Çünkü kalıtım ve çevre faktörlerinden başka, bir üçüncü öge daha etkin. O da antropolojik bir faktör.

Bu bilgiyi, pedagojik davranış biçimime entegre edebilir miyim?

Antroposofi eğitbilimi ile antroposofinin şifalı pedagojisi “Çocukta ne engellenmiş olabilir?” sorusunu sormakla önemli bir ilerleme sağlamıştır.

M. Kliewer, bir yıl boyunca bir otist çocukla birlikte yaşamış. Ambulant şifalı pedagojiyi kurmuş. Terapi ve erken yaşlarda destek çalışmaları yapmış, binlerce aileyi ziyaret etmiş.

Pek çok çocuğun aileleri tarafından terapiye getirildiğini biliyoruz. Ama çocuklar büyüyünce, 12 yaş civarında “Hayır, ben artık terapiye gitmek istemiyorum!” diyebilir. Çocuk,

  • motorik geliştirmek, hareket etmek ister
  • konsantrasyon alıştırmaları ister, bir konuya yoğunlaşma becerisi edinmelidir
  • en önemlisi de, anlamı, önemi olan bir şey arar, anlamlı bir şey yapmak ister.

İşte sirkte bu becerilerin ve yeteneklerin hepsini de öğrenebilir. Sirk gösteri sanatları 12 tanedir; çocuklar bunlardan en az beşini öğrenirler. İpte dans etme, yuvarlak cisim üzerinde yürüme,  tahta sırıklar üstünde yürüme, jonglörlük, sihirbazlık gibi disiplinlerde alıştırmalar yaparlar. Kendi bedeninin ve kaslarının hareketini algılama ve geliştirme alıştırmaları yaparlar. Her çocuk kendi devinimini algılamak, bilincine varmak, dengeyi algılamak ve bir konu ya da nesneye yoğunlaşmak ihtiyacındadır. Engellilerde bu noktalarda rahatsızlık var.

Ben şu anda duyular üzerinden yoğun algılama halindeyim. Ama onların arasından sürekli seçim yapıyor ve hangilerini öne alacağımı belirliyorum, onları hemen yorumluyorum, değerlendiriyorum. Bunlar, diğer hareketlerimle eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. Düşüncelerimi sizlere aktarıyorum, kulaklarınızdan geçerek sizin algınıza giriyor. Düşüncelerinizi etkiliyor.

Konuya dönersek, insanın gelişiminde, birey oluşunda elbette kalıtımın payı var, elbette birlikte yaşanan ailenin ve içinde yaşanan çevrenin payı var, ama bir üçüncü öge daha var. Buna antropolojik sabite (katsayı) diyoruz.

Öte âlemden gelip, ete, kemiğe bürünüyorİnsan yaşamı oluşuyor, Çocuğun gelişimiRuh-tin, fiziksel olanla bağlantı kuruyor,  ruhsal bir yaşam başlıyor.

Bedenlenme İnsanın kendi tinsel varlığı, Ben, Tin Öte âlemden gelip, ete, kemiğe bürünüyor
Sosyalizasyon
Çevrenin etkileri
Toplumsallaşma
İnsan ruhu İnsan yaşamı oluşuyor,
Çocuğun gelişimi
Biyolojik görüş,
Genetik
Kalıtımsal
Ön belirlenme
Beden Ruh-tin, fiziksel olanla bağlantı kuruyor, ruhsal bir yaşam başlıyor.

Tinsel varlık fiziksel olanla birleşiyor ve bir ruhsal yaşam oluşuyor. Bu bağlantıyı nasıl destekleyebiliriz?

Tinsel Alem

Bedenlenme akışı Tin Düşünme
Çevresel etkiler Ruh Duyumsama
Kalıtımsal akış Beden İsteme, irade

Fiziksel Alem

Bu bedenlenme akışı “Inkarnation” dünyaya gelirken, bir de “Exkarnation” var tabii. Tin-Ben artık dünyadaki işini bitirmişse, bedeni bırakıp yeniden çekip gidecektir öte dünyaya. Oysa günümüzde ölümden korku yayılmıştır. Göz ardı edilmek istenir. Ama Antroposofide bedeni bırakıp gidenlere yardımcı olmak için de bir sistem var. Biyografi çalışmalarında bunun üstünde durulur.

Tinsel engelli diye bir şey olamaz. Tin asla hastalanmaz!

O nedenle Rudolf Steiner’in tabiriyle “ruhsal bakıma muhtaç çocuklar” diyoruz. Bu bağlamda zihinsel engelliler ve bedensel engelliler ayrımı vardır. Ama hepsi birbirine bağlı ve tüm engelliler ruhsal bakıma ihtiyaç duyarlar.

Rudolf Steiner 12 duyumuz olduğunu ilk söyleyen kişi. Bu 12 duyu ile içinde yaşadığımız dünyada hayati önemi olan üç tür algılama olanağı var:

  • Tinle dolu olan, anlamla özle dolu olan âlemin algılanması
  • Nesnel çevrenin algılanması
  • Kendi bedeninin algılanması

Beden, ete kemiğe bürünüp gelen (Yunus Emre), dünyada bir takım şeyler yapmak isteyen tinin, ruhun bir aracıdır. Bir enstrümandır. Mevlana ney yapılan kamış benzetmesi yapar daima.

Hint fakirlerinin üstüne yattığı iğneli tahta da var sirkte. İğneler birbirine çok yakınsa acıtmaz. Ya da birbirinden çok uzaksa acıtır diyebiliriz. Yeterince bilgilendirilmemiş olan insanlar hiçbir şey hissetmezler – Kendi bedenini hissetmeyenler ellenmeyi istemezler, okşanmayı istemezler. O nedenle önce konuşmak, ne yapacağını söylemek ve sonra dokunmak gerekir. Kişinin kendi bedeniyle özdeşleşmesi gerekir. Bunu bütün anneler her gün yapar aslında –Kucaklama ve sıkıca tutma terapisi – Bir an için çocuk sıkı sıkı kucaklanır, şefkat akıtılır.

Hint fakiri alıştırması, ya da cam parçaları üstünde yürümek bu bakımdan önemlidir.

Gençler kendi bedenini, kendi kendini hissedebilmek için, kendilerini yaralıyor; özellikle de genç kızlar. Dokunma duyuları çocukken yeterince uyarılmamış, gelişmemiş. O yaşlarda ateş üstünden atlama, kor üstünde yürüme, cam parçaları üstünde gezinme gibi alıştırmalar çekici gelir. Fakirlik bir dokunma duyusu sanatıdır. Öğrenmek en az bir hafta sürer.

Üst duyular, algıları genelleştirir. Masaj, bakım, dünyada var olma sevinci aktarır.

Dünyadaki varoluşumuzun, üç boyutluluğun algılanması;

Üst- alt/td>

 
Sağ – sol Kendini bilmek için en önemli bedensel yön algılamaları
Ön – arka  

Aynı zamanda kültür gelişimi için ön koşuldur bunlar. Okuma, yazma, hesap yapma için ön koşullar. Kendi bedenini algılamak, kendini iyi hissetmek, niyet ve isteklerini yerine getirebiliyor olmak.

İlk üç yıl şifalı pedagojide dört temel duyu üzerinde çalışılır. Bu hem şifalı pedagojide hem de kreşlerde aynıdır. Alıştırmalar serbest, oyun halinde Okulda terapi olmasa bile, duyuların ancak kendi işlevsellikleri üzerinden geliştiği göz önüne alınarak, çocukların bol bol hareket etmesine, atlayıp zıplamasına, koşmasına izin verilmelidir. Kendi bedeninin devinimini algılayarak benlik duygusu gelişiyor. Son zamanlarda moda olan metal halkaları ete geçirme, piercing ya da dövme yaptırmayı da bu bağlamda anlamak gerek. Gençler kendi bedenlerini hissetmek istiyor. Zira çocukluktan beri ekran karşısında çok hareketsiz yaşıyorlar. Çok televizyon seyretmenin sadece hareketsizlik olarak değil, aynı zamanda iki boyutlu bir dünya aktardığından, yanlış bilgilendirme yaptığı gerçeğini unutmamalı.

Çocuk için neyin anlamı olduğunu kavramaya çalışmalıyız. Çünkü her zaman anlam dolu olana yönelir, bu arayış daima var yaşamımızda. Yapıp ettiklerinin arkasında ne gibi bir anlam var, bakmalıyız. Zira anlam ısıtır.

Çocuk niyetlerinde engellenmiş olabilir. Yani engelli olanaraç olan bedendir, .

O nedenle daima çocuğun sağlıklı varlık çekirdeğine bakacağız, daima sağlıklı varlık çekirdeğine hitap edeceğiz. Elbette bu bir hipotezdir. Ama her şey öyle değil mi? Kişilik de öyle değil mi?

Çocuğu sağlıklı varlık özünde kavramak gerek. Bazı çocuklarda bedensel veya zihinsel ya da ruhsal yetersizlikler olabilir, ama bütünü engelli değildir. Ve bu sağlıklı varlık çekirdeğinin, sağlıklı bir terapiye, sağlıklı muamele ve davranışlara hakkı vardır. Eğitime, öğretime hakkı vardır, herkes gibi.

Oysa genellikle çocukların gelişim yaşına bakılır ve ona göre davranılır. Bu yanlış! Şifalı Pedagojide daima çocuğun içinde bulunduğu yaşa bakılır. 15 yaşında zihinsel engelli biri 3 yaş zekâsına sahip diye, ona 3 yaş çocuğu muamelesi yapmamak gerek. Anaokuluna gidecek değil!

Çocuk kakasını tutamıyorsa, konuşamıyorsa, öğretmek, alıştırma yapmak gerek; ama kendi yaşına uygun şekilde. Antroposofide ve şifalı pedagojide, olduğu yaşa göre eğitim veriliyor. Rudolf Steiner, “Şifalı Pedagojide dağları daha da dağ gibi, ırmakları daha da ırmak gibi yaparak öğretiriz o zaman. Daha fazla zaman ayırırız.” demiş.

Bir zamanlar, yaşamımızın bir döneminde hepimiz spastikler gibi hareket etmiyor muyduk zaten? Göz, el, ayak koordinasyonunu edininceye kadar!?

Yürüme olanağı, kalıtımla geçer bize. Bunun üstüne öğrendiğimiz refleks motoriğini, birey olmak için yitirmemiz ve kendimize özgü bir motorik yapılandırmamız gerekir. Bunu yapamazsak, bir spastik olarak kalırız.  Veya başın hareketleri için de geçerlidir bu. Başımızı zamanla sesin geldiği yöne, yana çeviririz. Kısacası çocuk ilk birkaç ay, sonra birkaç yıl içinde kendi bedeni içine girer iyice ve ona sahip çıkmayı, bu aracı kullanmayı öğrenir.

Bu ete, kemiğe bürünme, bedenlenme sürecine dışardan etki etmek güçtür. Bu doktorun işidir, pedagogun değil! Bizler ancak sonra bedenle ve ruhla çalışırız. Çevre üzerinden çalışırız. Kısacası tinsel-ruhsal engellilik diye bir şey yoktur. Ancak, incitici ve onur kırıcı, üzücü davranışlara maruz kalırlarsa, elbette ruhsal etkileri olur. Buna karşı da ruhsal terapiler gerekir. Önemli olan, bireye sağlıklı olduğu yerden hitap etmektir.

İşte Circus-Mignon bunun için önemli ve etkin bir yöntem bulmuş ve geliştirmiştir. Engelli, engelsiz bütün çocuklara orada yetersizliklerinden değil, tersine güçlü ve sağlıklı oldukları yanlarından yaklaşarak, oradan hitap ederiz. Bunun için kültür tekniği alıştırmaları yapmalıyız. İnsanın “Benini”  etkileyebileceğimiz yerler, onun duyularıdır. Duyular hitap kapılarıdır. Ruha açılan kapılardır. Onların kendi bedenlerini tam olarak algılamalarına yardımcı olmaya çalışmalıyız. Başka bir tinsel-ruhsal varlığı algılamasına yardımcı olmalıyız.

12 duyu işte, dünyaya açılan 12 algı kapısıdır. O nedenle asla tinsel-ruhsal (burada ruhsal, psyche anlamında değil, İbrani’ce ve Arapçadan aldığımız “Roah”, içimizdeki büyük bütünsel ruh anlamınadır) engellilik diye bir şey yoktur. Zira bu 12 duyu üzerinden engellileri etkileyebiliyoruz. O nedenle yalnızca “sağlıklı olanı” destekleme yöntemlerini araştırmalıyız, yetersizlikleri değil!

Rudolf Steiner, Şifalı Pedagoji kurslarına 1924 yılında Dornach’da başladı. Hidrosefali hastası bir çocuğu iyileştirmiştir.  Buradan şifalı pedagoji yöntemini geliştirmiştir.  Herkeste tek yönlülük eğilimleri olabileceğini, genel geçer reçeteler olmadığını, zira farklı faktörlerin rol oynadığını, o nedenle dikkatle gözlem yapılması gerektiğini belirtmiştir. Son yıllarda tıbbi doğum tekniklerinin gelişmesiyle hidrosefali gittikçe azalmıştır.

Bu tür bilgilerin üniversitelerde öğretilmesi de güçtür. Şifalı Pedagoji uygulamada öğrenilen, kazanılan bir sanattır. Rudolf Steiner hiçbir otist çocuğu tanımlamamıştır. Bu şimdi de yapılmaz. Down Sendromu da toplumsal gelişimin belli bir safhasında ortaya çıkmıştır. Gittikçe azalıyor. Şimdi otist ve hiperaktif çocuklar daha çok; zamanımızın teknolojisi ve hızlı yaşam bunları getiriyor. Biraz yavaşlamalı. İnsan her şeyin üstesinden gelebilir, ama panik ataklar vbg belirtiler de zamanımızın rahatsızlıkları işte.

Bir düşünelim; 25 yaşında ama 6 yaş seviyesinde bir insan örneğin. Burada bedenlenen nedir? Ete, kemiğe bürünüp gelen, dünyada maddesel görünüme bürünen kimdir? Neden ve neden böyle? Anlamı nedir? Gelişim psikolojisi bakımından yaşına bakılmaz.

Ünlü Alman düşünür Fichte’yi ele alalım. Ailenin 11nci çocuğu. Bütün 20. yüzyıl Avrupa kültürünü etkilemiş biri. Neleri yapamadığını bir bilseniz, ona yardımcı olmak isterdiniz. Ama ona 3 yaşındaymış gibi davranamazsınız. Pekiyi, normal yaşını aldığımda ne oluyor?

Pedagojik eğitimde bu olmaz. Aksi takdirde haksızlık etmiş olursunuz. Onun sağlıklı varlık çekirdeğini incitmeyecek biçimde davranmanız gerekir. Erişkin terapisinde de böyle. Söz konusu olan, terapi değildir. Burada önemli olan çıkış noktasıdır, bir tutum, bir davranıştır. 15, 16 veya 17 yaşındaki engellilere de sorumluluk vermelisiniz. Parkta, oyun oynarken izin vermeli, deneyim edinsin.

Burada önemli olan soru: Ona uygun olan nedir? Temel duyuların bakımı ve beslenmesi garanti edilmiş olmalıdır. Temel fonksiyonları beceremiyorsa, önce onları öğrenmelidir. Ama 30 yaşında, o da çalışabilmelidir, o da istediği konsere gidebilmeli, bazı sporları yapabilmelidir. Sinemaya, tiyatroya gitmelidir. Kültürel ihtiyaçları nedir, bakılmalı. Belki bir roman okunabilir. Onlar için ritmik durumlar yaratılmalıdır. Önemli olan, insana karşı içsel tutumun değiştirilmesi, dönüştürülmesidir. Yani önce engelli olmayanlar eğitilmelidir. Önce kendimize bir soralım, kendi sağlıklı yanlarımı nasıl geliştirebilirim?   Tersten entegrasyon deniyor buna!

Bizler, engelliler için öyle bir yaşam ortamı oluşturabilmeliyiz ki, orada sanki engelli değillermiş gibi sağlıklı biçimde hareket edebilmeliler. Bize bunları yaptırabilmek için, daha iyi ve insanca bir dünya yaratmaya teşvik için gelmiş gibidirler. Kendimiz için daha insanca bir yaşam ortamı istemiyor muyuz? O bakımdan şifalı pedagoji öğrenmek, en yaratıcı meslektir.

Demek ki ihtiyacımız olan bir paradigma, bir değerler dizisi değişikliğidir. Nerede başarısız oldum, nerede karar veremedim, diye sormalıyız.

On iki duyuyu ele alacak olursak, Rudolf Steiner’e göre 12 duyu şöyledir:

  • Ben duyusu – Başka insanın, düşünen bir varlığın kavranması için.
  • Düşünce duyusu – Düşünce ilişki ve bağlamlarını algılamak için (aynı zamanda) Duyusal nesnelerden ve olgulardan veya anımsama imgelerinden bağımsız olarak,
  • Sözcük ve tını duyusu – Dilsel niteliklerin kavranması için (sessiz harf, sesli harf, kısalık, yayılma, esneme, ünlü, ünsüz, hece, sözcük)
  • İşitme duyusu – Kulakta
  • Isı algılama duyusu – Ayrışmış, bütün bedene yayılmış olarak
  • Görme duyusu – Gözde
  • Tat alma duyusu – Ağızda
  • Koku alma duyusu – Burunda
  • Denge duyusu – İç kulaktaki salyangozun kıvrımlı yolları arasında
  • Öz devinim duyusu(veya kas gerilimi duyusu) – Kendi bedenin içindeki gerginliğin yaşanması için (gerilim, gevşeme, kramp, çözülmüşlük, titreşim, başka devinimler ve sükunet);
  • Yaşam duyusu – Tekil organ duyumsamalarından bağımsız olarak, bedensel durumun (da) algılanması için,
  • Dokunma duyusu – Bütün beden üzerinde yayılmış olan ve beden dışı nesnelerin beden içi deneyimlenmesini aktaran organ

Bu arada Steiner, kendi kip alanlarına uygun olarak dörder duyuyu alt, orta ve üst duyular olarak üçe ayırarak birleştirmiştir. Ve her duyular grubu kendi içinde başka kip gruplarına ayrılır.

Bunlar dünyaya açılan on iki algı kapısı. Önce beşini biliyorduk. Son yıllarda 7 oldukları ortaya çıktı. Aslında 12 duyudur. Şifalı Pedagojide duyusal gelişimi etkileyebilmeliyiz.

Gözler iki boyutlu görür önce. Ancak 3 boyutluluğa geçtikten sonra, 3 üst duyu grubundakileri, yani bununla başka birini algılayabilir. Bu bilgi kuramı denemesidir. Kendimi, algıladığım nesneden ayırabilmeliyim, o zaman kendime gelirim. Birey olmaya başlarım. Ön koşul! Üst duyular grubu, kendini dünyadan ayırmayı sağlar. Bilinçlenmeyi sağlar. Orada dışarıda karşımda başka bir “Ben” vardır ve ben onu algılıyorumdur. Belli zamanı gelince, dünyayı mutlaka nesnelleştirmemiz gerekiyor. Bir özne  –  nesne ilişkisi gerçekleşmeli.  Sağlıklı olan budur! Ayrım gerçekleşmeli. Bazı zihinsel engellilerde bu eksik kalıyor.

Orta duyular, nesnel dünyanın algılanmasına yarar. Dışarıdaki ısıyı algılarım. Emosyonel davranışlar gösteririm. Görme, tat alma, koku alma…

Alt duyular ise kendi bedenimi algılamamla ilgili. Beyin fizyolojisinde kanıtlanmıştır. Denge duyusu, durduğum yer yamuk mu, düz mü anlarım. Uzun süre acaba bunu algılayan görme duyusu mu diye düşündük biliyorsunuz. Kendi bedenimizin dönme devinimini, yerini, konumunu aktarır.

Düşünme – Denken

Hissetme – Fühlen

İsteme, irade – Wollen

Bu bağlantı süreci sağlıklı geçirilirse, normal gelişim diyoruz. Çocuk aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru gelişiyor. Önce kocaman bir kafa ve her şeyi kaydeden, seçen, ayıklayan, birleştiren bir beyin vardır. Göz motoriği kontrolü var başlangıçta. Sonra bu kalıtımla gelen motoriği unutup, kendi yeni bir motorik geliştirmelidir. Doğuştan gelen refleksleri bireyselleştirip biçimlendirmelidir.  Ayaklara gelinceye kadar neredeyse tam bir yıl geçer. Önce ellerini, sonra ayaklarını da kontrol edebilir.

Avusturya’da kuvöze konan çocuklarla araştırma yapılmış. Çocukların sınırlanmayı aradıkları belirlenmiş. Çocuk, kendi bedenini ele geçirebilmek için tam da bu sınırlılığa ihtiyaç duyar. O nedenle kundak yapılırdı. Bu nedenle alt duyular bakımından başlangıçta (ilk 3-6 ay) sağlıklı. Çinlilerin önden düğmeli veya fermuarlı uyku tulumları da yararlı. Bedenine egemen olmayı öğrenir, bedeninin sınırlarını yaşar. Kendini bilir.

Kendi devinimini algılama duyusu –  öz devinim duyusu. Çocuk kendi kaslarının hareketine göre, bedeninin hareketlerini, uzamı algılar.

Yaşam duyusu –  en güç algılanan duyudur belki de. İnsanın kendini nasıl hissettiğiyle ilgilidir. Ancak bir rahatsızlığımız olunca farkına varıyoruz bunun. Açlık, susuzlukta farkına varıyoruz. Bir yerimiz acıdığında, ağrıdığında veya yorgun olduğumuzda. Kendimi bedenim içinde ve dünyada nasıl duyumsuyorum. İnsan zaman zaman kendini şımartmalıdır.

Dokunma duyusu ile kendi bedenimin sınırlılığını algılayabiliyorum.

Alt duyular, oldukça bilinçdışıdır. Üst duyular gayet bilinçlidir. Orta duyular bilinçdışıdır, uyuklar haldedir.

Bedenlenme sürecinde algılamalar gittikçe özne – nesne ayrımına evrilir. Bu ayrım 3 yaş civarında gerçekleşir. Çocuk artık kendisinden ismiyle değil, “Ben” diye söz eder. Nesnelleştirme işlemini becermiş demektir. Çocuk bizim düşüncelerimiz ve sözlerimizin yarattığı bir dünyanın içinde yüzer. Ara sıra bizim auramıza baktığını anlarız. Çocuk etrafta, çevrede yaşar. İçinde yaşanılan ortamda, daha geniş çevrede ne varsa, hepsinden etkilenir. Her şeyi olduğu gibi içine alır. O nedenle gürültü kulisi önemlidir, özen göstermeli. Sesler dolaysızca etki eder. Yavaş yavaş 3 yaşa doğru “Ben de istiyorum” der, “ben, dışarıda olanların hepsinden ayrı başka biriyim” der. Önce bunu hisseder. Alt duyularda yaşanır bu, bacaklarıyla hareket ettikçe, tekmeler attıkça ve bütün bunları kendisinin isteyerek ve iradesiyle yaptığını keşfettikçe, ayrı olmayı yaşar, nesnelleştirmeyi hızla (tabii bu bir süreç..) gerçekleştirir. O nedenle çocuğa dokunmalı, okşamalı, sarılmalı.

Engelliler, kendi bedeninde kendini evinde hissetmez. Orada değildir. O nedenle oto-agresyon, yani kendi kendine saldırganlık davranışları olabilir. Kendini hissedebilmek için, kendine zarar verir. Bu bir tehlikedir tabii.

Çocuğu, bardağa su doldururken taşırma veya yere dökme diye uyarmak, ancak masanın veya bardağın nerede başlayıp nerede bittiğini algılayabiliyorsa, bir anlam ifade eder. Burada kısa süreli tereddüt olabilir. Bunlar görme ile değil, denge ve öz devinim duyuları geliştikçe öğrenilir, alt duyuların bedenlenme sürecinde kendine mal edilmesiyle, algılamayla, alıştırmayla gerçekleşir.

Orta duyular ise içinde bulunulan ortama, çevreye uyanır. Beden onun için, kendi niyetlerimizin, yönelimlerimizin bir aracıdır, bir enstrümandır. Şifalı Pedagoji özellikle bununla çalışır. Fiziksel bedensel gelişim gerçekleşirken, önce beden sanki çevreymiş gibi algılanır, içinde bulunulan ortam kendisidir, annesi kendisidir. İlk 3 yıl içinde ama çocuk nesnelleştirmeyi gerçekleştirerek, kendi bedeni ile çevreyi ayırır.

Engellide bu olamıyor bazen. Ya bedensel algılamada fazlasıyla yoğundur – otist çocuk örneğin fazlasıyla içeriye alır, ortama dalar. Ya da fazlasıyla az algılar. Fakirlerde denge duyusu çok güçlüdür örneğin. Veya daima düşen çocuklar vardır. Oraya buraya çarpar. Kendi sınırlarını algılayamamaktadır. Kendini bedeniyle özdeşleştirmekte güçlük çekmektedir. Ya da Hint fakiri bunu özellikle ister, alıştırmayla becerir  – iğneli yatak 1200 çivili. –

Bu bedenlenme süreci hatta doğumdan önce başlar ve bütün bir ömür boyunca sürer. Sonra bir yere gelince bu akış geriye döner ve bu kez de kendimi bu bedenden nasıl çıkarabilirim sorunu başlar. Buna Exkarnation – bedeni sıyırıp atma, kafesten kurtulma, özgürleşme diyoruz. Yaşlılarla çalışırken, 3 yaşındaki çocukla çalışmaya benzer zorluklarla karşılaşıyoruz. Yaşlıların gevşemeyi ve kendini bedenden ayırmayı öğrenmesi için alıştırmalar yapıyoruz. Ölebilmek de öğrenilmek durumunda şimdilerde.

Ancak, tinsel-ruhsal gelişme yalnızca bir fiziksel bedene sahipsem mümkündür.

Gençlerle çalışırken hedef, amaç, anlam üçlüsü önemlidir.

Bedensel Sınırlılık Deneyimi

Martin Kliewer

Dokunma duyusu örneğinde bedensel sınırlılık deneyiminin önemi üzerine

BAŞLANGIÇTAKİ SINIRLANMIŞLIK

Her insan yaşamının başlangıcı, en geç 5. gebelik ayından itibaren annenin sağladığı kılıfın, dış uzamın darlığı ve sınırlanmışlığı içinde geçer. Denge, ışık ve ses koşulları, çocuğun doğumdan sonra maruz kalacağı koşullardakiyle karşılaştırdığımızda, henüz tamamıyla farklıdır. Bu koşullar, ceninin kendi organizması sayesinde beslenme, soluma, ısınmayı becerebilecek hale gelinceye, olgunlaşıncaya kadar ihtiyacı olan gelişme mekânını sunarlar. Yaşama atılan daha ilk adımlar, gittikçe daha da güç olmaya başlamakta ve gebe kalma ile doğum sırasında yoğun tıbbi müdahale olmadan, en azından batılı ülkelerde şimdikinden bile çok daha az çocuk dünyaya gelebileceği ortadadır.  Yeni yaşamın oluşabilmesi için, gebe kalamama ve istenmeyen düşüklere dışardan yardım sağlamak gerekmektedir.

Günümüzde ceninlerin 24üncü gebelik haftasından itibaren 550 g bir ağırlıkla bile ana bedeni dışında yaşama devam etmesine olanak veren yeni doğum tıbbı çerçevesindeki hızlı gelişmeler,  çocuğun varoluşunun ilk aylarını geçirdiği rahim içi koşulların daima ve yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. Dünyamızın yaşama ve algılama koşulları içine böyle erkenden fırlatılmış olmanın, çocuğun daha sonraki gelişimine etkileri nedir? Rahim içi sıvısındaki ağırlık koşulları içinde devinim yetersizliği deneyimi, loş ışık koşulları ve tek yönlü temas ve bununla sınır deneyimi olanaklarının çocuğun ilerideki duygusal dokusu için önemi ve anlamı nedir? Hasta jimnastiği de çok erken doğan çocuğun tedavisi ve desteklenmesine ilişkin geniş kapsamlı sorularla karşılaşmaktadır. Kuluçka makinesindeki yerleştirme nasıl ayarlanmalı ki, erken doğan bebek, 3 saat içinde yeniden bir köşeye veya kuluçka makinesinin bir kenarına yapışmasın ve bu nedenle belki de yaşamsal önemi olan beslemeye yarayan hortum ve kablolar sıkıştırılmasın. Bebek neden daima yeniden çaresiz bir şekilde bu sınırlamayı aramaktadır acaba? Erken doğan tedavisindeki Kanguru-Metodu tartışmalarından beri, ilgi duyan kamuoyunda bu tür sorular ortaya atılmaktadır. Gebeliğin son haftaları sırasındaki temel asal deneyimlerin yitirilmesi konusundaki kaygılar dolayısıyla, Avusturya’da bir klinikte kuluçka makinesine ve solunum cihazına bağlanmayan erken doğmuş bebekler, nöbetleri sırasında bebek hemşirelerinin göğsüne sıkıca bağlandı ve bu tıp dünyasında çığlıklara ve itirazlara yol açtı, profesyonelce olmayan davranışları ve asla dayanağı olmayan muamele yüzünden kınandılar.

Rahim içi sınırlanmışlıktan dolayı yetersizliklere bakış ve bununla erken doğanlarda spesifik doğum öncesi işitme, devinim ve dokunma algılamaları, küçük çocuk pedagojisi ve erken destek çalışmalarımızda bizleri gittikçe daha yoğun ilgilendirmektedir. Bir bakıma da bu nedenle bedensellik içindeki sınırlanmışlık sorunsalı, Şifalı pedagojide önemli bir soru haline gelmiştir.

YUVA YAŞINDA SINIRLARI ZORLAYANLAR

Bu arada eğitmenler ve çocuk yuvası öğretmenleri için yapılan geliştirme eğitimi toplantılarında da zor çocuklarla grup içinde nasıl çalışılacağı, başlıca sorun haline gelmiştir. Bu bağlamda her şeyden önce yoğunlaşmada, taklit ve benzerini yapma, örnek alma ve oyun davranışlarında göze çarpan farklılıklar tanımlanmaktadır. Çocuk yuvası eğitmenlerine korumaları altındaki çocukların gittikçe artan saldırganlık potansiyeli ile saygı ve hürmet güçlerinin gerilemesi ve yitirilmesi ile at başı giden dilin, konuşmanın gittikçe ilerleyen çözünmesi en büyük zorlukları çıkarmaktadır.

Son on yıllar içinde engellinin ve özürlülük tehdidi altındaki çocuğun, öncelikle de okul öncesi dönemde kaynaştırılması olanakları ve zorunluluğu konusunda bilinçlenme arttığından, ama buna denk düşecek tasarımların gerçekleştirilmesine yarayacak mali kaynakların gittikçe daha fazla gerilemesi nedeniyle, hasta jimnastiği, çalışma terapisi, logopedi ve şifalı pedagoji sayesinde grup içinde ama aynı zamanda ek bireysel terapilerle uzmanca desteklemeye duyulan ihtiyaç gittikçe artmıştır. Bu arada “sınırda dolaşanlar” denen ve ender olarak kaynaştırma gereken çocuklar olarak tanılanan çocuklar, eğitmenlere ve yuva öğretmenlerine en büyük sorunları çıkaranlardır. Bu çocukların davranışlarından, kendi sınırlarını bilmemek, başkalarının bedensel sınırlarının ötesine geçmek, tutunacak dal ve yön bulma arayışları, çok aşırı izlenimler tarafından boğulacak raddeye gelmek gibi bazı durumları okuyabiliriz.

DUYULAR, SINIR DENEYİMİNİ KURAR ve YERLEŞTİRİLER

Ben ile dünya arasına sınır koyma yetisinin, çocuğun doğumu sırasında belki veri olarak bulunduğunu ama asla oluşmamış olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Tersine çocuk gelişiminde tam da, bir beden, çevre ve sosyal dünya alanında adım adım edinilen deneyimin, sonra bireyoluşsal bir özne – nesne ayrımına götürdüğü, bunun da kendi kendini bilme bilincine (Ben-Bilinci), dünyadan ayrı olma duyumsamasına (Ben-Duyumsaması) ve kendini dünyada gerçekleştirme istek ve iradesine (Ben-Gerçekleştirmesi) kadar gittiği görülmektedir. Bu nesne – özne ayrımı, kendi kendini belirleyen davranışların ön koşuludur. Bunun doğru dürüst becerilemediği yerde, patolojik durumlar ve hastalık görünümleri ortaya çıkmaktadır.

Bu yolda destek için dışardan her tür terapiyle etkileme ve pedagojik müdahale, çocuğa ulaşabilme olanağı olarak onun duyu organlarını kullanmaktadır. Duyular dünyaya açılan kapılardır. Dünya çocukla yalnızca duyu kapıları üzerinden iletişim kurmaktadır. Bu arada pedagoji, daima yeniden eğitim hedefinden yola çıkarak belirlenen içeriklere ve didaktik biçimlere yoğunlaşmış ve duyu fizyolojisine ilişkin ön koşulları uzun süre pek az yansıtmıştır, yani çocuğa yönelttiği kendi niyetlerinden ve hangi yolla etki edeceğinden, “yollarından” emindi. Sonuç olarak dikkatlerin aynı zamanda somatik ve bununla da öğrenmenin duyusal-algısal ön koşullarına da gittikçe daha fazla yönlendirilmesi, şifalı ve özel pedagoji sayesinde olmuştur. Duyu organizasyonu, her tür eğitim için bedensel temeli oluşturur. Beden ve duyular çocuğun dünyayla ilişkisinin sağlıklı veya arızalı olarak yapılandırır. Duyular, sınır deneyimini kurar ve yerleştirirler, bunla da kendi kendinin bilinci için temel ön koşul olarak kendini algılamayı kurar ve geliştirirler.

RUDOLF STEINER’E GÖRE 12 DUYU

Bildiğimiz kadarıyla, işlevleri için şu anki bilimsel verilere göre her zaman bir bedensel organ olduğu kanıtlanamayan 12 duyu türü olduğunu geçen yüzyılın başlarında ilk söyleyen kişi Rudolf Steiner olmuştur.

Rudolf Steiner’e göre 12 duyu şöyledir:

  • Dokunma duyusu: Bütün beden üzerinde yayılmış olan ve beden dışı maddelerin beden içi deneyimlenmesini aktaran organ
  • Yaşam duyusu: Tekil organ duyumsamalarından bağımsız olarak, bedensel durumun (da) algılanması için,
  • Öz devinim duyusu (veya kas gerilimi duyusu): Kendi bedenin içindeki gerginliğin yaşanması için (gerilim, gevşeme, kramp, çözülmüşlük, titreşim, başka devinimler ve sükunet);
  • Denge duyusu: İç kulaktaki salyangozun kıvrımlı yolları arasında
  • Koku alma duyusu: Burunda
  • Tat alma duyusu: Ağızda
  • Görme duyusu: Gözde
  • Isı algılama duyusu: Ayrışmış, bütün bedene yayılmış olarak
  • İşitme duyusu: Kulakta
  • Sözcük ve tını duyusu: Dilsel niteliklerin kavranması için (sessiz harf, sesli harf, kısalık, yayılma, esneme, ünlü, ünsüz, hece, sözcük)
  • Düşünce duyusu: Düşünce ilişki ve bağlamlarını algılamak için (aynı zamanda) duyusal nesnelerden ve olgulardan veya anımsama imgelerinden bağımsız olarak,
  • Ben veya Benlik duyusu: Başka insanın, düşünen bir varlığın kavranması için.

Bu arada Steiner, kendi kip alanlarına uygun olarak dörder duyuyu alt, orta ve üst duyular olarak üçe ayırarak birleştirmiştir.

Her ne kadar bütün duyular doğum sırasında verili olsa da, erken çocukluk döneminde adım adım işlevlerini geliştirirler ve en yaşlı döneme kadar sürekli bir dönüşüm içinde bulunurlar. Ta doğumdan itibaren çocuğun dünyanın çeşitli tekil kip alanlarında, her seferinde daima öznel bir ilişki kurmasına ve kendini algılamada, özne ve nesne ayrımına yol açar. Bu ayrılma ve ayrışma süreci, kendi özü ile dünya arasında sınır çekmekle belirginleşir.

Kritik dönüm noktası olarak doğum ve bu süreçlerin başlaması, Heidegger tarafından bir toplu bağlamdan dışarı fırlatılıp atılmışlık olarak tanımlanır ve bu öznel olarak şok biçiminde deneyimlenir. (1)  Nasıl bir erişkin bir şok yaşantısı sırasında tüm kavrayışlardan, yani kendi kavramları ve imge oluşumlarının toplu düzeninden dışarı atılmışlık ve kendini güçsüz bir şekilde “ilişkisiz farklı olma” içinde yitiriyorsa, yeni doğan da doğum sayesinde çocuğa çok farklı biçimlerde etki eden, çeşitlilik olarak yaşanan bir bütünün içinde kaybolur:

  1. kendi bedeninin somatik algılanışı anlamında kendini nasıl hissettiği olarak
  2. nesnesel ve hareketli maddi çevre olarak
  3. ona eğilen, konuşan, şarkı söyleyen, ruh zengini bir ortam olarak.

Bu üç alana uygun olarak çocukluk boyunca duyular gelişir.

KENDİ BEDENİNDE SINIR OLUŞTURMA

Bebekte devinim gelişimi üzerine pek çok araştırma, bu gelişimin yaşamın ilk yılında göz kontrolünden başın kontrolüne ve sonra ellere, en son olarak da bacaklarla ayakların koordinasyonunun keşfine kadar gittiğini göstermiştir.

Bu arada anne de çocuğun rahim içinde yaşadığı sınırlanmışlığı, çocuğa ancak kendi refleks motoriğine artık doğrudan doğruya teslim olmuşluk halinden çıktığı ölçüde, keyfi hareket özgürlüğünü adım adım tanıyarak, sürdürür. Refleks motoriği çocuğa kendi bedeninin algılarını dolaysızca aktarır ve çocuk bu algı içeriklerini kendisiyle ilişkilendirmeyi ve davranışsal eş titreşim sayesinde onlarla bağlantı kurmayı öğrenmek zorundadır. Öznenin “gözlemleme sonucu bilgi edindiği” bu davranışsal eş titreşim sayesinde, çocuk kendi bedenini yukardan aşağıya doğru, daha sonraki bilinç merkezinden çıkarak duyusal sinir organizasyonunun dışsal çevresine doğru adım adım kavrar. İlk basamakta bireysel faaliyette olan, somatik duyu organlarının algılar üzerinden sinirlerin içine işleyen işlevleriyle istemsiz motorik yapısını indirger ve bireysel motoriğe evrilir. Bu özdeşliği olanaksız kılan veya çok zorlaştıran bir bedensel engel (spastik, spina bifida vs.) dışında, özdeşliğin erkenden hızlandırılması, yani çocuğun somatik duyular üzerinden bedenine fazlasıyla hızlı şekilde içeri alınması da, bir engellenmiş ya da değişmiş bir “kendini ilişkilendirme” durumuna yol açar. Çocuğun kollarda veya beşikte sallanması, rahim içi koşulların bir anımsatılmasından çok (bunun için öncelikle 37° derece ılık suyun içinde yıkamayı örnek verebiliriz), tıpkı çocuğun her seferinde yattığı yerden kucağa alınması ve tekrar yatırılmasında algılandığı gibi, ağırlık halindeyken mekân konumu değişikliklerinin özenli biçimde aktarılması anlamına gelir.  Ritmik olarak daima yeniden ortaya çıkan açlık ve bu yüzden bedende duyumsanan kendini şöyle ya da böyle hissetme keyfiyeti, tıpkı itinalı biçimde bebeği sarmalama ve kendine bastırma ve okşama sayesinde oluşan bedensel temas kadar önemli benzer algılamalardır. Somatik duyuların algılanmasıyla özdeşleşme süreci, merkezden çevreye doğru,  yani içten dışa gerçekleşir. Bu yaşamın ilk yılında motorik gelişim üzerinden özellikle iyi gözlemlenebilir, ama 7. yaşa kadar (devinim organizmasının ayrışması) uzar gider ve bunun ötesinde de yeni öğrenilen her hareket yapılanmasında (örneğin düğüm atma ve fiyonk bağlama, top oynama, bisiklete binme, yazma, yüzme, jonglörlük yapma vs.)  bilinçli şekilde faaliyete geçirilir.  Ancak hareket bilinçli alıştırmadan alt duyular aracılığıyla bilinçdışı davranışa geçtiğinde, biz bir beceriden söz edebiliriz. Bireysel ruhsallığın somatik duyulara bu tanınan ilişkilendirilmesi ve daimi-alışkanlık benzeri anlamında arttırılmış özdeşleşme sırasındaki yaşantı yoğunluğundaki azalma çocuğun gelişimini ve ilk yıllarda kendi bedenine “kendini ilişkilendirme” performansını karakterize eder. Bu nedenle denge, kendi devinimi, yaşam ve tat alma duyularının bir bedene içselleştirme işlevinden söz edebiliriz.

Lauer’e göre bu somatik duyuların orta ve üst duyuların üstünde yaşamın başlangıcında olduğu ölçüde ağırlık sahibi olması, adım adım azalır. İnsan doğumuna ne kadar yakınsa, somatik duyular üzerinden algılama da ileride erişkin yaşlarda olduğundan çok farklı bir karakter taşır.  “Henüz safi duyusal değil, tersine tinsel-ruhsal bir karakterdir. Ve henüz sadece içsel değil, tersine henüz bir dışsal-içsel-yaşantı söz konusudur.” (2)

ORTAMIN ALGILANMASINDA SINIR OLUŞUMU

Bunların karşısında ise  “Ortam-Duyuları” ile algılamalar bulunur. Yeni doğan bebek bu duyulara da bağlıdır ve onların çeşitliliğine teslim olmuş haldedir.  Ama somatize eden algılara gittikçe artan ölçüde kendini hasrederken ve onları kendine ait olarak duyumsarken, konuşulan ve söylenen şarkı lafları, annenin yüzünü ve onun gülüşünü gittikçe daha fazla kendisinden ayrı ve kendi kendinin dışında algılamayı öğrenmek zorundadır. Sonuç olarak tınılı şeylerin, konuşulan sözlerin, düşüncelerin ve seslenen kişilerin yabancı algılanmasında birleşen bu yavaş yavaş uzaklaşma, özdeşleşme hareketine tamı tamına zıt konumda yer alır. Burada, kendini algılanan içerikle ilişkilendirme olgusunun çevreden kendi merkezine doğru adım adım sıkılaşması ve bununla da ortamla benin ayrılmasıdır. Motorik alanda beceri oluşumundan ilk yılda dik ve doğru durarak yürümeye kadarki belirgin şekilde kanıtlanabilir olan durum, ama daha sonraları ancak artmış bir dikkatle gözlemlenebilir olan gelişim dolayısıyla kendi bedeniyle özdeşleşme, ortam-duyuları alanında çarpıcı hale gelmektedir. Çocuğun yaşı ilerledikçe, nesnelleştirme süreci bilinçli olmakta ve bununla da asıl biçimiyle tanımlanabilir hale gelmektedir. Ancak ergenlik çağına girişle (hızlanma) gencin, başka birinden algıladığı (aldığı) düşünceyi, onun tarafından düşünülmüş ve kendi bilincinde yansıtılmış ve değişikliğe uğratılmış olarak deneyimlemesi ve yaşaması söz konusu olabilir.

NESNEL ÇEVRENİN ALGILALAMALARI

Çevre duyularının değişken alanlarında yaşamın ilk yıllarında çocuk yavaş yavaş uyanma sürecine girer ve kendisini çevreleyen nesnelere, duygusal bir ilişki kurma anlamında gittikçe artan bir ilgi ve merak oluşur. Çocuk gördüğü, kokusunu aldığı ve tattığı şeyler için, aynı zamanda da çevresinde değişen sıcaklık ve denge koşulları ve işittiği şeyler için adım adım bir uyanıklığa erişir. Bu sırada işitme algılamaları, çevrenin içsel yapılarının içine götürürler,  bununla diğer içinde bulunulan ortamın algılandığı duyuların tinsel bir kendiliğe sahip oldukları açığa çıkar, oysa nesnel çevrenin denge algılamaları, doğrudan doğruya daha önce yapılanmış olan somatik algılamalara bağımlıdırlar. Öte yandan görme duyusu, algılamasında şeylerin yalnızca üst yüzeyine kadar ulaşır, onların içselliğine ait bir şey aktarmaz. Sıcaklık algılaması, görme ile işitme arasındadır. Hem içinde yaşanan ortamın algılaması hem de somatik duyular, çevre duyuları alanına etki ederler. Çocukla dünya arasındaki iletişimin can alıcı sensörik etkinlik alanı, çevre duyuları alanındaki somatik ve sosyal algılamaların birlikte etkin olması sayesinde ancak mümkün olmaktadır. Tam da çevre duyularındaki gelişme, çeşitli değişkenlik alanlarının entegrasyonunu ve bununla algılama sürecinde her defasında birden çok sayıda duyunun birlikte etkin olduğunu, yani sinestezileri göstermektedir. Görülen, tadılan ve kokusu alınan ve ısı sayesinde doğrudan duyumsanan kendini iyi hissetme duygusuyla küçük çocuk, dolaysızca sevinç veya reddetme gibi duyguların bağlantısını kurar ve böylece dünyayla kendisini bir iletişimsel ilişkiye sokar. İnsan iletişiminin çarpıcı mükemmel bir nişanesi konuşmadır. Konuşmada, dilde örnek olarak somatik algılama ile içinde bulunulan ortam algılaması bağlantısı, entegrasyon sayesinde kalitece kendine özgü bir üçüncünün ortaya çıkarılmasına yol açar. Somatik konuşma motoriği ile ortama yönelik dil sensöriğinin bir araya getirilmesi olmadan, çocuk için konuşarak içinde bulunduğu çevreyle temasa geçme olanağı gelişemezdi.

Nasıl duyu fizyolojisi için nesne-özne ayrışmasının üstesinden gelinmesi veya bunun açıklanması merkezi bir araştırma zorunluluğu oluşturuyorsa, ilk yıllara ait bir şifalı pedagojinin de çocuğun mümkün en büyük kendi kendinin bilincine ulaşabilmesi için, tam da bu nesne-özne-ayrışmasını desteklemesi gerekmektedir. Tam da varoluşsal sınır deneyimi, dünyadan ayrılmış olma deneyimi olarak, çocuklukta gelişen sağlıklı bir ‘dünya ve kendi’ anlayışının ön koşulu olarak kavranmalıdır. Dokunma duyusu, bu “sınır çizmeyi” bedensel olarak yapılandıran duyudur. Michael Kirn, “Hegel’in Tinin Görüngübilimi ve Rudolf Steiner’in Duyular Öğretisi” adlı kitabında şöyle diyor:

Aristoteles tarafından yapılan sıralama bu bağlamda açık seçik bir anlam kazanmaktadır: Dokunma duyusu, fizyolojik işlevsel imgesi bilincimizi en dolaysız biçimde damgaladığı için ve onda nesne-özne-ayrışması başlı başına kaydedildiği ve tutulduğu için, en keskin yapılanmış ve gelişmiş olan duyumuzdur. Böylece buradan çıkarak duyusal kuşkusuzluk yolundaki dünya görüşünü inşa etmek için pek fazla zihinsel çaba göstermeye de gerek kalmaz.” 3

DOKUNMA DUYUSU ÜZERİNDEN SINIR DENEYİMİ

Dokunma duyusu organı olarak deri, bedenselliğimiz için sınırı, çevreleyip sarmalayan ve koruyan kılıfı oluşturur.4 Derinin dış tabakalarında sayısız, dallanıp budaklanan, her tür eğilimi kaydeden ve merkezi sinir sistemine bildiren özel uç cisimciklerle örülüdür. Bunlar deriyi en üst seviyede duyarlı duyu organı haline getirir.

Bütün bedenin yüzeyine dağılmış basınç noktalarının ince gözenekli doku düzenlemesi, dokunma duyumsamasının yerinin kesinkes belirlenmesine imkân verir. Ama: eş zamanlı uzam eşiği deneyinde (Bölüm 6,1 e bakın) Erwin Strauß’un gözleminin doğruluğu görülmektedir: “Görme sinirinin bir yeri vardır ve sinir içindeki oluşumların kendi yerleri vardır; ama duyumsama onlarla bu yer belirlenimini paylaşmamaktadır.”5 Çünkü bu dokunma ağı katı bir organizasyon değildir. Dış ve iç etkilere dinamik tepkilerinde, sadece bedenin en içlerine kadar ilerlemekle kalmaz (dudaklar, dil, gırtlak vs.), tersine yaşam boyunca kendini dönüştürür. Çocuktaki ilmekler henüz sıkıyken, gelişim boyunca genişlerler. Dokunma duyusunun ilginç özel bir verimi de sopa ucu fenomeninde belirginleşir. Çevremizi bir sopayla araştırdığımızda (“kör bastonu”), duyumsama organizmamızın sopanın ucuna kadar genişlediğini görürüz, öyle ki, sopayla bir nesneye dokunulması ya da yere dokunulması, sanki parmakla dokunulmuş gibi algılanır. Bu tüm aletler için geçerlidir. Tanımlanan dokunma duyusu ağı, her şeyin üstüne yayılır gibidir. Bedenselliğin sınırı aşılmış olur.

DOKUNMA DUYUSUNDA SINIR YİTİMİNE DUYULAN RUHSAL EŞ TİTREŞİM

Bu fenomenin daha yakından tanımlanması sırasında Karl König, “ilmeklerin” kesişme noktaları olan basınç noktalarının, anatomik ve histolojik olarak derinin geri kalan bölümünden farklı olmadığına işaret etmektedir. Bunlar deyiş yerindeyse “yaşantı noktalarıdır”, yani dokunma ağı ne fiziksel-psikometrik yapılara raptedilebilir, ne de duyular öğretisinin nesnelleştirici yöntemleri tarafından nicelleştirilebilir, tersine son derece dinamik bir tepkisellikle duyumsama noktalarına yöneltilmiştir. Buradan çıkarak König, dokunma ağının bir duyumsama organizması olarak anlaşılması gerektiği ve bunun da üstelik bedenin sınırlarını aşarak öznel biçimde tepki verdiği sonucunu çıkarır. Tam da burada König, antroposofi ve tin bilimsel yönelimli açıklama tarzına başlar ve dokunma ağını duyumsama bedeninin üst yüzeyine yerleştirir, bunun sınırları esnektir ve gündelik kullanımımızdaki şeylere yapışarak, arttırılmış bir özdeşlik anlamında onları kendimizin yaparız der. Yani sınırlılık karakterini terk etmeden, dokunma duyumsaması kendini derinin uzamsal sınırlılığının ötesine genişletir.

König araştırmasında, arızalı bir dokunma algılamasının ruhsal etkilerini tanımlar ve sonra temel bir ruhsal ana duygu olarak dokunma duyusuyla bağlantılı olan kaygıya gelir. Kaygı sıklıkla korkunun, ürkünün, rahatsızlık ve güvensizliğin henüz ayrışmamış başlangıcıdır. Ama başlangıçta nesneyle ilişkili değildir. Kaygı duygusu, yavaş yavaş yükselen ve bütün bedenin yüzeyine dağılmış bir çekiştirme ve parçalama gibidir; hem duyguları hem de düşünceyi sanki sise büründürür. Kaygı ne kadar güçlenirse, tüyleri diken diken olma, ürperme, aşırı ter boşanması gittikçe güçlü biçimde ortaya çıkar ve tüm aksların titremesi yüzünden hareketin engellenmesine ve her tür kaçış hareketinin bloke olmasına, kalp atışlarının ve barsak hareketinin hızlanmasına yol açar.  König şöyle diyor, “Demek ki ruhun genel bir heyecanlanma durumu söz konusudur, aynı zamanda bedensel âleme de derinlemesine etki eder. Yaratık varoluşunun bu kaygı çığlığı, sanki insanın içine işlemekte ve ona ölümlü olduğunun farkına varma imkânı yaratmaktadır; fani olduğunun, öleceğinin bilincine varır. Kaygı, bir eşik yaşantısının dışavurumudur, ama burada eşik bize görünür değildir, ama yine de yaşanabilirdir.”  6 Kaygı, korku da dokunma hissi gibi kördür ve dokunma duyusu gibi organı, deridedir, zira korku belirtileri başlıca deri üzerinde ortaya çıkarlar. Bu gözlem, dokunma duyusu ile kaygı ve korku arasında sıkı bir bağlantı olduğu varsayımını destekliyor, çünkü zaten onunla doğarız ve “sadece kötü deneyimler” üstünden öğrenmek durumunda değilizdir. Her korku, aynı zamanda bir parça kendini iyi hissetme ve haz da barındırabilir. Halloween ile Harry Potter son zamanlarda “dehşetle ürpermedeki kaygılı hazzı” beslemekte ve yerleştirmektedirler. Karl König şöyle yazmış, “Kaygı ve korkunun görünümünde buna göre, öyle olmasaydı bilinçdışı dokunma duyusu olarak içimizde yaşayacak olan bir duyumsamaya rastlarız. Korku, hiç de yeni bir yaşantı değildir, tersine bütün duyusal yaşantıların temelinde yatan o ayrışmamış iradi duygunun ya da duygusal iradenin bilincine varma söz konusudur.” 7

TANRI DUYGUSUNUN ÖN KOŞULU OLARAK BEDENSEL SINIR OLUŞTURMA

Son olarak Rudolf Steiner’in Duyular Öğretisindeki insan ruhundaki dokunma algılamasının nazik ve titiz eş titreşimini anlatan ince bir ayırıcı tanımlamayı aktarmama izin verin: “Dokunma duyusunun içsel gidişatını daha da az algılarız. Çünkü onları bütünüyle dışarı yansıtırız. Nesnelerin sert mi yumuşak mı, düz mü kaba yüzeyli mi, ipeksi mi yoksa yün gibi mi olduğunu dokunarak anlarız; dokunma duyusunun yaşantılarını bütünüyle dış uzama yansıtırız. Aslında dokunma duyusunda sahip olduğumuz bir içsel yaşantıdır, ama orada içsel olarak olup biten, bütünüyle bilinçdışı kalır. Bunun dokunma duyusunun niteliklerinde nesneye atfettiğimiz ancak bir gölgesi vardır. Ama dokunma duyusunun organı, nesneleri ipeksi veya yünsü, sert ya da yumuşak, kaba veya düz hissetmemizi sağlar. Bu aynı zamanda içimize yansır, ruha yansır; ancak insan kendi ruhsal yaşantısıyla dışsal dokunma duyusunun temas ettiği şey arasındaki bağlantıyı fark etmez, çünkü nesneler çok ayrışırlar – orada içe yansıyanlar ile dışa doğru yaşananlar ayrışır. Ama içe yansıyan, tanrı duygusuyla baştan sona nüfuz edilmiş olmaktan başka bir şey değildir.

İnsan dokunma duyusu olmasaydı, tanrı duygusuna sahip olmayacaktı. Orada dokunma duyusunda kabalık veya düzlük, sertlik veya yumuşaklık olarak duyumsadığı, bu işte dışa doğru yansıyandır. İçeride ruhsal görünüme geri yansıyan ise, genel dünya özüyle nüfuz edilmiş olma duygusudur, bizatihi varlıkla nüfuz edilmiş olmak. Biz dış dünyanın varlığını tam da dokunma duyusu sayesinde yapılandırıyoruz. Bir şeyi gördüğümüzde, henüz onun uzamda var olup olmadığına inanmıyoruz; ancak dokunma duyusuyla onunla temasa geçip elleyebilince, onun uzamda var olduğuna kani oluyoruz. Var olan her şeye nüfuz eden, bizim içimize de girip nüfuz eden, her şeyi taşıyan ve bir arada tutan, bütün bunların içine işleyen tanrı özü bilincimize gelir ve içe yansıtılmış olarak, dokunma duyusunun yaşantısıdır.” 8

Bu toplantının konusuna uygun olarak, fizik bedende sınırlılığın oluşumunun, doğum ve erken çocukluk üzerinden “bedenlenme işlevi” olduğunu göstermeye çalıştım. Varoluşsal sınır deneyimi, dünyadan ayrı olmanın deneyimlenmesi olarak, adım adım gelişen bir dünya ve kendini olağan anlayışın ve ruhsal ve tinsel olanda ben ile dünyanın ayrışmışlığının üstesinden gelen bir çabanın ön koşuludur. Dokunma duyusu, duyu organı deride sınır çizmeyi bedensel olarak yapılandıran duyudur. Sınırın yitirilmesi ve sınır yapılandırmada arızalar, kaygı ve korkuya, “Tanrı duygusuyla nüfuz edilmiş olmanın” yitirilmesine yol açar.

 

—————————————————————————————————————–

(1)  M. Heidegger,  “İnsanın fırlatılmışlığından” söz eder.

(2)  H.E. Lauer, İnsanın Duyuları ve Sanatın Gelişimi, Schaffhausen 1980, S.46

(3)  M. Kirn, Hegel’in Tinin Görüngübilimi ve Rudolf Steiner’in Duyular Öğretisi, Stuttgart 1989, S. 169

(4)  NOT: “Böyle bir mucize yapıyı gözlemlediğimizde ve onun ortaya çıkıp oluşmasını daha yakından kavramayı öğrendiğimizde, yine organizasyona ait önemli bir temel yasayla karşılaşırız. Hiçbir yaşam bir üst yüzeyde etkin olup, aynı zamanda da orada kendi ortaya çıkarıcı gücünü dışa vuramaz, tersine bütün yaşam faaliyeti su olsun ya da hava ve ışık, dıştaki kaba elemana karşı kendisini koruyan, hassas varlığını sürdürmesine yarayan bir kılıfa ihtiyaç duyar, böylece kendi içinde öznel olan neyse, onu ortaya çıkarabilme gücü elde eder. Bu kılıf artık kabuk, deri veya kavkı olarak görünebilir, çünkü yaşamın içine doğacak, ortaya çıkacak her şey, canlı etki edecek olan her şey bir kılıfın içinde korunmuş olmalıdır ve böylece dışa dönük her şey de yavaş yavaş zamanla erkenden ölüme, çözünüme ait olur. Ağaçların kabukları, böceklerin üst derileri, hayvanların kılları ve tüyleri, hatta insanın üst derisi ezelden beri ebediyen dışarı çıkarılan, atılan, salgılanan, yaşam olmayana, ölüme terk edilen kılıflardır ve onların ardından daima yeni kılıflar oluşur, onların altında da üst yüzeyde veya daha derinde yaşam, kendi yaratıcı dokusunu ortaya çıkarır.”

(5)  Goethe, Fen Bilimsel Yazılar, Bant I, S. 12

(6)  E. Strauß, Duyuların Anlamı üzerine, Heidelberg, 2. basım, 1978, s.

(7)  K. König, sözü geçen yerde, s.22

(8)  K.König, sözü geçen yerde, s.22

(9)  R. Steiner, Toplu Yapıtlarından Duyular Öğretisi hakkında konular, Band 3, Stuttgart, 1980, s.126/127

 

 

 

 

İstanbul – Çocukların Nerede Oynuyor?

Bu yazı, doçentimiz Almuth Strehlow’un izniyle Tarhan Onur tarafından çevrilmiştir.

İstanbul – Çocukların Nerede Oynuyor?

Almuth Strehlow

 

Nisan 2015’te İstanbul’a seyahatim sırasında yaşadığım üç olay, beni izlenimlerimi kısaca anlatmaya yönlendirdi.

–  Özel Bir Çocuk Yuvasında:

O sabah bir anne-baba toplantısı çerçevesinde, Sınırlar ve Eğitimdeki anlamı ve önemi konusunda bir konuşma yapmak üzere davet aldım. Konuşmamdaki bazı bakış açılarını aşağıda kısaca anlatmak istiyorum.

Sevgi ve şefkat dolu bir ilişkiyle sarmalanan çocuğun, kendini tanıması ve bilmesi için, dışarısı sayesinde kendi içinde yön bulabilmesi için sınırlarını yaşamaya ihtiyacı vardır.  Küçük çocuk sınırları, öncelikle kendi bedeninin yaşantısı, deneyimlenmesi ve tensel dokunuşların uyarması sayesinde öğrenir. Deneyimleme mekânlarını, zamanla kendi başına yürüttüğü hareket gelişimi sayesinde oraya buraya değerek ya da eşyaya vbg. çarparak yavaş yavaş genişletir. Bu sırada daima büyük güvenle ilişki kurduğu kişiden özenli bir onay alabilmek ihtiyacıyla sürekli ince bir iletişim halindedir. Aslında çocuğun bizim sınır belirleyen uyarımıza sadece tehlike varsa, ihtiyacı vardır. Üstelik çocuk, sınırlarını daima daha da genişletmek isteyecektir. Bu nedenle de bizim istikrarlı sınır belirlememize güvenilir biçimde ihtiyaç duyar. Örneğin çocuk bugün annesinin kitaplığını dağıttığında hoşgörüyle karşılanır, ama ertesi gün aynı şeyi yaptığında azar işitirse, o zaman çocuk sınırları aştığında bu tür tutarsızlık karşısında bir anlayış ya da idrak geliştiremez – biz erişkinlerin, tekrar sayesinde çocuğa güven ve emniyet duygusu aktarmamız gerekiyor. Çocukların sınırları zorlaması ve test etmesi gerekiyor, aksi takdirde özgür erişkinler olarak olgunlaşamazlar ve kendi sınırlarını tanıma, bilme ve istikrarla kabul etme yetkinliğine erişemezler.

Ancak sınır koyna asla iktidarını uygulama haline gelmemelidir, tersine çocuğa dünyada yönünü bulabilmesi için yardım sunmalıdır. Utandırma, hakir görme ve mutlak itaat isteme gibi tutumlar, çocuğu bedensel sağlığına kadar zayıflatır ve güçsüzleştirir. Tehditler pedagojik araçlar değildir, oysa sevgi dolu tutarlılık çocuğun büyümesine ve içsel olarak kendine güvenen, bilinçli bir insan olmasına hizmet eder.

Okul öncesi dönemde en önemli şey daima, iyi bir örnek olabilen ve çocuğu anlamaya çalışan erişkindir. Erişkinin, kendi biyografisinden yansıtma yoluyla, hangi motivasyonla bu sınırları çizmek istediğini, bilincinde açıklığa kavuşturmuş olması gerekir.

Duyular Fizyolojisinin bulgularına göre, sürekli olarak duyu uyaranlarına maruz kalıp onlarla başa çıkmak zorunda olan, yani kendilerine sürekli bilişsel hitap edilen çocukların, sakin sakin kendilerini içsel olarak bir arada tutma, merkezini bulma ve kendine gelme çabalarında zorlandıkları ortaya çıkmıştır. Gelişim psikolojisinde, küçük çocuğun önce temel duyuları sükûnet içinde geliştirmesi gerektiği, entelektüel ya da zihinsel bir hitap etmenin anlamlı olabilmesi için önce beynin kendi öz imgesini oluşturma yolundaki zorlu ödevi becermesi gerektiği, tarif edilmektedir. Fazla erken her öğreti çocuktan, öncelikle bedensel gelişimi için ihtiyacı olan yaşam güçlerini sözün tam anlamıyla çalar. Nörofizyolojinin tanımlarına göre, beyin gelişimi ancak diş değişimi ile başlayarak soyut öğrenim içeriklerini işleyebilir – lütfen çocuklara sağlıklı büyüme, gelişme ve olgunlaşma zamanı tanıyalım!

 

Bu kurumdaki ziyaretim sırasında içimde şu sorular oluştu:

– Çocukların duyularının açıklığını ve yaralanabilirliğini aşırı zorlamayan biçimde çocuklara uygun ve yük olmayacak mekânları nasıl oluşturabiliriz?

– Çocuğun sağlıklı gelişim için hangi yaşta nelere ihtiyacı olduğunu anlamamız ve bilmemiz nasıl mümkün olabilir ve beklentilerimizin çocuğun gelişimine engel olmamasını nasıl sağlayabiliriz?

– Başarı baskısının bir gelişim engelleyici olduğunu nasıl anlayabiliriz ve çocuğun süreçler içinde bulunduğunu ve yaşadığını, herhangi bir takım sonuçlar doğurmak zorunda olmadığını nasıl idrak edebiliriz?

 

Güncel öğrenme araştırmalarının elde ettiği sonuçlara göre, çocuk en çok ara verildiğinde öğrenir, kendisinin yönlendirdiği süreçlerde ve uyurken öğrenmektedir. Çocukların serbest ve gözlemlenmeyen biçimde özgürce oynayacağı mekânlar yaratalım ve onlara zaman tanıyalım!

 

 

–  Bir Çocuk Psikoloğunun Muayenehanesinde:

Bir anne-baba toplantısı bağlamında, ‘Serbest oyunun önemi ve anlamı‘ konusunu ele aldık.

 

Bir kaç örnekleme ile çeşitli oyun safhalarını ve çocuğun bu safhalarda kendine özgü temposu dâhilinde hangi gelişim adımlarını atarak kendini geliştirdiğini tarif ettim.

Başlangıçtaki bedeniyle oynama sırasında çocuk, kendi bedenini bir araç, bir enstrüman ya da vasıta olarak tanımaya, öğrenmeye başlar, kendisinin başlı başına özerk bir kişi (per -sonare; – içinden kendi sesini çıkaran varlık anlamında; eski Yunan tiyatrosunda oyuncuların yüzlerine taktıkları ve ağız boşluğundan seslerinin duyulduğu çeşitli maskelere verilen ad, aynı zamanda o maske ile bir role büründüğünden, rol anlamına da geliyor; aslında Etrüsk’çe – phersu “Maske” sözcüğünden geldiği sanılıyor) olarak bu bedene sahip olduğunu deneyimler.  Bedenini sınırlarıyla ve olanaklarıyla tanımaya başlar ve bu süreçler dâhilinde kendi sinir bağlantılarını, beyin yapısını, devinim olanaklarını geliştirir ve bununla aynı zamanda daha sonraki kendi öz imgesinin temelini oluşturur. Kendine güven ve kendi kendinin bilinci, davranabilme, eyleyebilme yeteneği gelişimin bu erken safhalarında oluşmaya başlar. Bir çocuk kendisini kendi bedeni içinde ne kadar emin ve güvende duyumsayabiliyorsa, nesnelerle oynama sırasında işte o ölçüde merak ve ilgiyle dünyaya açılır, var olan nesnelere yönelir ve bu özgür araştırma davranışıyla onların yapısını, dokusunu öğrenmeye çalışır. Bu sırada bedenin içinde organlarını oluşturmakta, geliştirmektedir ve sağlığı dünyayla diyalog halinde güçlenir (Salutogenese). Bu sırada ama çocuğun mümkünse ağzında bir emzik olmamalıdır, zira dünyanın yapısını ve dokusunu bütün duyularıyla tatmak, koklamak, dokunmak istemektedir… Çocuğun hareket gelişimiyle gerçekleştirdiği oyun türleri sayesinde dünyadaki tutarlılığı bulduğu ve içindeki tutarlılığı oluşturduğu, tamamıyla isteklerinde, iradesinde yaşadığı çok önemli bir öğrenme dönemidir bu.  Bu oyun safhası, çocuğun temel olarak kendisinin etkili olduğunu duyumsadığı ve kendinden çıkarak organizasyona geçtiği ve geliştirdiği bir dönemdir.

Umudumuz, önemli olan inatlaşma safhasında isteğin ve iradenin yoğun şekilde karşımıza çıkmasıdır. Çocuk adım adım kendini kendine yurt edinir, kendine sahip çıkmaya başlar ve kendine güvenin başlangıcına erişmiş olur – bunun sağlam olarak gelişmesi için ise, bizim kontrolümüze değil, daima bizim ona güvendiğimizi yaşamaya ihtiyacı vardır.

Bundan sonra genellikle akıcı bir geçişle rol oyunları oynanmaya başlanır. Çocuk kendi bedensel temelini atmış ve çoğu zaman bizim için gizli, saklı kalan düzen yasaları dâhilinde “içten içe baştan sona işlemişse” o zaman artık karşılaşma yeteneğini, duyarlılık becerisini ve sosyal davranışlarını geliştirmeye başlar – üstelik de biz erişkinlerin artık ikide birde müdahale etmemize gerek olmadan. Çocuk, küçük sorunları ve çatışmaları ne kadar sık kendi başına çözüme götürebilme olanağı bulursa, ileride toplumsal yaşamda sonra bu yeteneklerini kullanabilme ve becerilerini uygulayabilmeye o ölçüde iyi hazırlanmış olur. Yabancı olanı, ruhuyla anlama alıştırmaları yapar, çeşitliliği/ayrılıkları empatik olarak sezme ve duyumsamaya çalışır. Böylece, çok çeşitli gündelik durumları sonradan oyununda ele alarak, dünyada ve kendisi için yön bulma yardımcısı olarak kullanır, değerlerin anlamını keşfeder bunlar sonra erişkin olduğunda olgunlaşarak kendi değer yargılarına dönüşürler. Kendi başına özgürce oynadığında çocuk, kendi duygularının alıştırmasını yapar ve aynı zamanda başkalarının duygularını algılamayı öğrenir. Bu dönemde fantezi özel bir rol oynar ve yaratıcı düşünme kabiliyeti için temel oluşturur. Araştırma sonuçlarına göre, gençlik döneminde karşılaşılan saldırganlıklar, mistik fantezi döneminin, içsel capcanlı resimler ve imgeler döneminin nasıl bozulduğunu, nasıl karanlık kandırmacalar, yalanlar ve sahici olmayan şeylerle, yönlendirmelerle doldurulup yozlaştırıldığını göstermektedir.

5 1/2 ile 6 yaş arasında önemli bir safha gözlemleyebiliriz: Can sıkıntısı! Bu dönem, çocukluk gelişiminde son derece önemlidir. Küçük çocuk tamamıyla istek ve iradesinden yola çıkarak oyuna girişebilmişse, rol oyunlarında bütünüyle duygularından yola çıkarak oyun oynamaya uyarılmışsa, o zaman bu canı sıkılma döneminde kendi motivasyonları üstüne bir bakıma kuluçkaya yatar, zira artık kendini isteklendirme hali imgelemede emrine amade olacaktır.  Çocuğu can sıkıntısıyla baş başa bırakabilirsek, o zaman bireysel olarak çocukta mevcut olanlar çiçek açabilir. Sonra aniden bir de bakarız; üç oğlan çocuğu orada oturmuş, ne oynamak istediklerini, kimlerin oynamasına izin vereceklerini, oyunun kurallarını ve bunun için nelere ihtiyaçları olduğunu düşünüp kurgulamaktalar…  Öyle çok düşünür ve kurgularlar ki, sıklıkla oyuna geçmeye zaman kalmaz. Artık imgeleme, düşünme oyunları safhasına uyanmıştır çocuk.

Tam bir insan olarak sağlıklı gelişmek bakımından bu adım çok önemlidir. İsteme- hissetme- düşünmenin artık bir bakıma tersine döndüğünü ve düşünme-duyumsama-iradeye dönüştüğünü görürüz. İlk dönemlerde ve bu sıralar oyun itkisi önceden kesintiye uğratılırsa, o zaman daha sonra ileriki yaşamda bu üç ruhsal niteliği ya da kaliteyi birbiriyle uyum içine sokmak çok zorlaşır. Bu gibi durumlarda örneğin belki doğanın korunması gerektiğini düşünürüm, ama  – tam tersi davranırım – kısa süre kötü bir duyguya kapılırım – ama sonra tüketicisi olduğum şeyle gurur duymaya devam ederim. Oysa özgürce oyun oynamama izin verilmiş olsaydı, kendim ve doğa için, dünyanın bütünü için sorumluluk üstlenmeyi daha başarılı biçimde yaşayabilirim. Ayrıca yine bu oyun dönemde kuralların gerekliliği keşfedilir. Çocuklar bu kurallar üstünde kendiliklerinden ve kendi fikirleriyle pazarlık ederler, bu konuda biz erişkinlerden açık seçik pek az kural alabilirler. Kendi kendilerine keşfettikleri kurallar, yaşamları boyunca canlı ve koşullara uygun olarak kalabilirler ve durumlara uyarlanabilirler. İşte bu zaman böylece, demokrasi yeteneğinin de başlangıcıdır, bir oyunda bazı şeyleri daha iyi bilen “belirleyici” olur, diğer bir oyunda ise bir başkası “reis” olur, zira güzel fikirleri vardır.

Ancak saydığımız bu önemli oyun gelişim safhalarının arkasından gelen kurallı oyun anlamlı olabilir, oysa bizler bu kuralları çocuklara genelde çok erkenden aktarmaya başlıyoruz. Çocuk hareket etmek ZORUNDADIR, oturarak oynanan her oyun, bedensel gelişmeyi frenlemektedir. Çocuk, BEN DEĞİŞİMİN TA KENDİSİYİM anlamını deneyimlemelidir. Ancak o zaman okulda öğrenmeye hazır hale gelebilir.

Bu bağlamda televizyon ya da bilgisayar ekranındaki tüm oyunların ASLA özgür ve serbest olmadığı belirginleşir. – bu konuya daha fazla girmemiz şu an olanaksız ne yazık ki!

 

 

– Bir Okulda Seminerde:

Konuya ilgi duyan pedagoglarla, Doğrulup ayağa kalkma ve yaşamın temeli olarak kendinden yönelimli hareket gelişiminin anlamı – Salutogenese – sağlığın kökeni ve gelişimi ile bağlantıları ve öğrenme güçlükleri  – Waldorf çocuk yuvalarında çember oyununun temelleri konusunu işlemek üzere bir araya geldik.

Başlarken, insanın gelişimi ile hayvanın gelişimi arasındaki farklılıkları ortaya koyduk, insanın kendi bedenini, tüm yetenekleriyle birlikte kendi kendine oluşturması gerektiğini ve bu arada çevrenin, içinde yaşadığı ortamın etkilerine açık olduğunu gördük.

Çocuğun serbestçe hareket etmesine izin verildiğinde refleks motoriği, taklit motoriği, grup motoriği gibi geçirdiği gelişim safhaları süreci sonucu erişkin yaşta artık bireysel hareket etme kabiliyeti kazandığını gördük. Sonra da bedensel gelişim ile ruhsal/tinsel gelişimin bağlantılarını ele aldık.

Küçük çocukluk döneminde her küçük gelişim adımının, nörolojik gelişme, Salutogenese, anatomi ve daha sonraki kendi kendinin bilincinde olma bağlamında anlamı ve önemine baktık – bu sırada her müdahale ya da el atma, arıza ya da rahatsızlığa yol açabilir. Dünya çapında yapılan gözlemlere göre, çocuk bir sonraki gelişim adımını, ancak organizması buna hazır olduğunda atar. Yani, çocuk deneyimlediği hareketlilik sayesinde o zamana kadar yarattığı stabiliteye, sağlamlığa dayanarak, kendisini kendiliğinden ve kendi temposunda doğrultur ve ayağa kalkar. Ben, sürekli kendi üstünde çalışarak kendi duruşu içinde kendi biçimini, siluetini yaratır.

Ayrıca hareket gelişiminin daima bir sarkaç hareketi gibi bilinç gelişimiyle at başı gittiğini harika bir şekilde ayırt edebiliyoruz. Bu bağlamda ete kemiğe bürünme, enkarnasyon düşüncesini izleyerek, ruhsal-tinsel varlığın canlı bedeni kendisi için bir araca, bir vasıtaya dönüştürmesini, biçimlendirişini gördük.

Gözlemlerde ayırdına vardığımıza göre, kaba motorikten yola çıkan her hareket daima daha küçük hareket yetkinliklerine ayrışarak gelişir – büyük uzuv hareketleri, el hareketleri, ağız motoriği ve göz motoriği doğrudan doğruya birbirleriyle bağlantılıdır. İşte bu idrakten sonra çeşitli sayısız öğrenme güçlükleri, davranış güçlükleri için yeni bir anlayış ortaya çıkar; bunlar bizlerin genellikle farkına varmadığımız ama bir çocuğun yaşamındaki gelişim arızaları ve sapmalara işaret ederler. Burada bizi rahatsız eden aslında sıklıkla çocuğun bir dengeleme arayışından ortaya çıkan davranışlarıdır, zira aksi takdirde bizim dünyamızda yerini ve yolunu bulamayacaktır. Böylece örnekleme olarak bazı tekil reflekslere baktık, bunların hareketin kendiliğinden ele geçirilip hâkim olunmaması dolayısıyla uzun süre var olması halinde, çocuğun öğrenme davranışında, yaşamında güçlüklere yol açabileceğini gördük. Sezaryenle doğum, çocukların erkenden bir takım koltuklara, sepetlere vs. oturtulması, yürüteçlere sokulması ve gelişim durumuna ve zamanına uygun olmayan biçimde ele alınması (hemen erkenden ayağa kaldırma, bastırma, yürütmeye çalışma gibi)  türünden pek çok çeşitli çevreye bağlı rahatsızlığa neden olabilecek faktörler de, sağlıklı hareket gelişiminin engellenmesine neden olabilirler – zor doğumlar, ya da hastalığa bağlı faktörler ve stres gibi…

Çocuğun bedenini bir enstrüman olarak yapılandırması için, oyun oynayacağı ve denemelere girişeceği dışsal hareket mekanları yanında, ayrıca çocuğu araştırma davranışlarında engellemeyen, rahatsız etmeyen, tersine çocuğun kendi yeteneklerine güven duyan ve HİÇBİR beklenti baskısı aktarmayan ve uygulamayan erişkinlerin itinalı ve dikkatli ilişkisine ve refakatine ihtiyacı vardır.  Böylece, dışsal doğrulma ile içsel doğrulma arasındaki bağlantıları anlamaya çalıştık

Küçük çocuk taklit eden ve örnek alan bir varlık olduğundan, bize de hareket etmekten sevinç duyan örnekler olarak ihtiyaçları var. Bir türlü doğrulamayan “Kurt-Çocuklar” üzerinde yapılan gözlemlerde bu açıkça görülmüştür. Bizler tarafından uyanık olarak yürütülen, sıkışma ve gevşeme arasındaki sağlıklı dengeye dayanan hareketler sayesinde çocuk kendi hareket akışını bulur.

Bu yoğun çalışma süremizin diğer bir konusu da, böylece Waldorf çocuk yuvalarında hareketli öyküler olarak sözler ve tınılar eşliğinde çocukları harekete yönlendiren çember oyunları oldu. Çember oyununun mevsimlere ya da kutlamalara göre bu dönem dahilinde hareketli öyküler olduğunu söyleyebiliriz ve hareketli bir varlık olan çocuk, bu sayede kendi hareketleriyle taklit ederek, kendi bedenine öğretir. Bu sırada elementleri harekete geçirir, büyümekte olan bir bitkinin doğruluşunu, ruhsal bir jest olarak hayvanların ruhsal çeşitliliklerini, dünyayı değiştiren ya da değerler aktaran eylem halindeki insanı taklit ederek, kendini eğitir. Örneğin hasatla ilgili bir çember oyununda şükran duymakla ilgili küçük bir jesti taklit ettiğinde, bedenini öylesine akort edebilir ki, daha sonraları şükran sözcüğünü artık boş bir kavram olarak işitmez, tersine o duyguyu yeniden hissedebilir.

Hemen tüm kültürlerde çember oyunu, tapınak danslarından türemiştir, sonraları bunlar halk danslarına dönüşmüştür ve insanı, yeryüzü varoluşuyla ve evrenle bağlantıya sokmuştur.

Eğitmenin oluşturduğu çember oyununda birlikte hareket etme sayesinde, çocuk bilişsel algılama ile öğrenmemektedir, zaten antroposofinin ve nörolojinin görüşlerine göre bu henüz onun yaşına uygun değildir. Tersine çocuk bu sırada taklit eden hareketleri sayesinde öğrenmektedir. Böylelikle kendi yeryüzü yaşamında ihtiyacı olan her şeyi bütünüyle bireysel olarak edinebilir, zira taklit etmek, aslında birlikte aynısını yapmak zorunda olmamak demektir!

Öğrenim araştırmaları açısından sanatsal yapılandırılmış çember oyunu sürecine bakarsak, çocuğun içsel olarak dolaylı yoldan öğrendiği pek çok durum tanımlamak olanaklıdır. Çember oyununun mevsimlerin akışıyla ilişkisi içinde çocuk, bir zaman bilinci edinmeye başlar, bu ise daima hareket gelişimiyle bağlantı içinde bulunmaktadır. Şükran, saygı, huşu, cesaret gibi erdemlerin küçük jestleri sayesinde değerleri deneyimler ve yaşama karşı saygı duymayı öğrenir. Örneğin birbiriyle uyumlu anlamlı ilişkiler bağlamında bir hasat çember oyunu sayesinde, doğanın bağlantılarını ve doğa içindeki çalışan insanın görevlerini öğrenerek, böylece kendi içinde doğayı korumanın temelini oluşturabilir – çünkü ben ancak sevdiğim bir şeyi koruyabilirim. Yaşam pratiğine dayanan bağlantılar içinde çocuğun içinde resimler canlanır, çünkü küçük kuzuyu taklit eder hareketlerinde, sonra çember oyunu sırasında kuzu büyür, yünleri kesilir, yıkanır ve iplik haline getirilir – oysa bu birbiri ardı sıra gelişen işlem ve eylemlerin tutarlılığı gündelik yaşamımızda gittikçe daha fazla kaybolmaktadır.

Ritmik tekerleme ve dörtlüklerle, şarkı metinleriyle çocuğun dil anlayışı ve kavrayışı ve dil yeteneği gelişir, zira her sözcüğün içimizde bir hareket şablonuna ihtiyacı vardır. Canlı hareketli resimler sayesinde çocuğun fantezisi ve bununla da ilerideki düşünme yeteneği uyarılmış olur. – Yuva yıllarında hareketli resimleri olan kitapları da unutmayalım.

Şarkılar sayesinde çocuğun işitme becerisi ve müzikalitesi uyarılır, eşzamanlı hareket etme sayesinde buradan ilerideki matematik kavrayışının yeteneksel temeli atılabilir – aynı şekilde uzamda yönler ve büyüklük küçüklük orantılarının yaşanması gerçekleşir: şuna da bak, rap rap rap dev geliyor, sırtlamış gövdesini ağacın, ….   ya da küçük sümüklü böcek, ilerliyor  otların arasında sürünerek.. .

Bu sırada, gittikçe gelişmekte olan duygusal yaşam da çeşitli kutupsallıklar sayesinde zengin uyaranlar alır. Böylece çember oyunu, sıkışma ile gevşeme, heyecan ile açılma arasında gidip gelerek titreşir, hızlı ile yavaş, yüksek ses ile alçak ses veya küçük ile büyük arasında hareket eder…  Bu sırada küçük çocuğun sağlığı da fazla yük olunmadan uyarılmış olur. Tamamıyla kendi temposu içinde çocuk burada da beklenti baskısı olmayan eğitmenin uyarılarını özgürce alır ve kendisini bedeni, ruhu ve tiniyle doğrultabilir – zira her alanda uyaranlarla zenginleşmektedir.

Hareket gelişimi hakkındaki bilgilerle çember oyununun anlamı ve önemi bir araya geldiğinde, sanatsal biçimde çalışan eğitmen o zaman hareketleri gözlemleme becerisi sayesinde çember oyunu içine, çocuğa kendini geliştirmesi için beslenme malzemesi aktaracak bazı uyaranları katabilir. Buradaki en önemli sanat tabii, erişkinlerin gerçekten BEKLENTİLERDEN UZAK davranabilmeleridir.

Böylelikle gözlemlerimiz sırasında farklılıkların ayırdına varabiliriz: Çocuklardan birinin belki daha çok küçük küçük ayrıştırılmış tekil parmak hareketlerine ihtiyacı vardır; iki küçük ağaç dalı arasında iki küçük iskete kuşu ötüyordu…  Öte yandan başka bir çocuğun kendi stabilitesi, sağlamlığı, sakince ayakta ve dengede durmak bakımından güçlükleri olabilir: Şuraya da bak, orada otların ortasında dimdik bir ağaç uzanıyor göklere, her dalında başka bir kuş yuvası, biraz dur rüzgar, sakin ve sessiz ol, yoksa yumurtalar yuvadan düşüp kırılacak… Sakin ol!

Kendi içimizdeki çocuğu uyandırırsak, çocuğa canlı yaşamı içinde armağanlar vermek istersek ve ona mutlaka bir şeyleri hemen öğretmeye kalkışmazsak, en ayrıntılı ve çeşitli fikirlerin zihnimize üşüşeceğine ve yaratıcı olduğumuza tanık olabiliriz. Çocuk yuvasında hiçbir şekilde bir öğrenim hedefi yoktur gözümüzde, tersine bu karşılaşma sırasında yaşayabileceğimiz sevgi ve yaşama sevinci bulunacağını umut ediyoruz.

 

Pek çok hoş ve iyi insanla İstanbul’da beni zenginleştiren günler yaşadım, çok teşekkür ediyorum – ama İstanbul’da çocuk olmak, hiç kolay değil; bu düşünce ruhumda kala kaldı. Bu küçük ama büyük varlıklar, yeryüzüne umutla geliyorlar, ama toprağa neredeyse hiç basamıyorlar, pek ender kendi tempolarına göre hareket edebiliyorlar, çünkü bizler onların o bambaşka bilincini neredeyse hiç anlayamıyoruz.

 

İstanbul’da laleler açmıştı – her bir çiçeğin erişkinlere, çocuklara özgürce oynayabilecekleri yerleri yaratmak için toprağı kazarak yer açmaları yolunda itici güç vermesini diliyorum  – beklentilerden uzak oyun alanları, hareket alanları oluşturmaları gerek. Çocuklar ancak bu sayede bedensel, ruhsal ve tinsel bakımdan doğrulup ayağa kalkacak gücü elde edebilirler.

 

Almuth Strehlow    

Nisan 2015

 

Yazar Hakkında: Eğitmen; sanat terapisi ve psikomotorik eğitimi – Master ötesi eğitimler – erişkin eğitimi ve okul yönetimi. Erken çocukluğun sosyal pedagojik temellerini, yaşanan uygulamalarla her çocuğun deneyimleyeceği bir eğitim sanatına dönüştürmek amacını önemsiyor. Philipp Gelitz ile birlikte ‘Yedi Yaşam Süreci‘ kitabı yazarlarından biri.