Bağlanma / Edmond Schoorel, Çev: Sinem Arslan

Muhtemelen çocuğun ilk yedi yıllık gelişimindeki en önemli görev sağlıklı bir bağlanma oluşturmaktır. Bağlanma gelişiminin iki yönü var gibidir; bedene bağlanma ve insana bağlanma, özellikle de ebeveynlere. Kendi bedenine bağlanma için, bedenle ilişkili duyuların önemli yardımı olur. İnsanlara bağlanma için güvenilir, duyarlı ve hevesli, cevap veren ‘bağlanma figürlerine’ ihtiyaç vardır. Kısmen ebeveynlerin bağlanma geçmişlerine bağlı olarak, güvenli bağlanmadan dağınık bağlanmaya kadar farklı bağlanma modelleri gelişebilir. Bu gerçek bir bağlanma bozukluğu olarak bilinir. Bağlanmanın fiziksel ve sosyal tarafları birbirlerine ihtiyaç duyarlar ve birbirlerini iyiden iyiye etkilerler.

Edmond Schoorel 2014

Çocuğun ilk yedi yıldaki gelişimine bakmanın yollarından biri de, bağlanma gelişimine bakmaktır. Bağlanma açısından baktığımızda, yaşamın ilk yedi yılı, özellikle de ilk dört yıl temeldir. Yaşamın ilk yılları yaşamın geri kalanı için belirleyicidir. Genelde fiziksel beden ile eter bedenin (yaşam bedeni) gelişime birlikte nasıl girdikleri konuşulur. İlerleyen bölümlerde yaşam bedeninin bir çocuğun bir insan varlığı, insan dünyasının bir üyesi, kendine özgü bir görünüşü olmasındaki rolünü ele alacağız.

Bu adımları atabilmek için, bağlanma gelişiminin oldukça iyi ilerlemiş olması gereklidir. Genelde bağlanma çocuğun çevresindekilerle girdiği ilişkinin bakış açısından tanımlanır. Böylelikle bağlanmanın psikolojik tarafı tanımlanır. Bir de fizyolojik bir taraf daha vardır: Çocuğun kendisine bağlanması. Bu iki taraf birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmıştır, bu nedenle iki taraf birlikte ele alınmalıdır. Daha açık olmak için bu iki tarafı birbirinden ayırmak gerekir, ama bu iki taraf birbirlerini güçlü bir şekilde etkiler ve birbirlerine ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendisine bağlanması

Çocuk dört aşamada kendi fizikselliğinden haberdar olur ve tanır. Beşinci bir aşamada önceki gelişim aşamalarını bütünleştirebilir. Kısaca bu aşamalara değineceğim ve sonrasında onları tanımlayacağım.

  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma
  2. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma
  3. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma
  4. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma
  5. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar.
  1. Dokunma duyusunu kullanarak fizik bedene bağlanma

    Dokunma duyusunun deneyimleriyle, çocuk kendi fiziksel alanına nüfuz edebilme için kesinlik inşa eder. Dünyada ondan, kendisinden başkasının olmayan bir evi vardır. Bu yer deri ile örtülmüştür ve dokunma deneyimleriyle bu çocuk için açık seçik olur. Cildin sınırı, iç ve dış dünyanın arasındaki sınırdır, çocuğun fizikselliği ile tüm dünyanın sınırıdır.

    Yaşamın ilk yılında, dokunma duyusu canlılık içinde tam faaliyetle tekâmül eder. Bu gelişim süreci, çocuğa nasıl dokunulduğuna, nasıl kucaklandığına, nasıl taşındığına, nasıl giydirilip soyulduğuna bağlıdır. Aynı zamanda kıyafetlerinin, kaşığının, bardağının, oyuncaklarının malzemesine bağlıdır. Tüm pozitif deneyimler çocuğun güvenliğini tasdik eder: Dünyada bedenimdeyim, dünyadayım çünkü benim bedenim var, benim fiziksel temelim güvenli olduğu için dünya da güvenli. Her negatif deneyim temel güvenlik hissini, dünyada güvenli bir yerimiz olduğu hissini zayıflatır. Eğer bir çocuk dokunularak korkutulmuşsa, bu gelişim iyi olmayacaktır. Bu çocukların alerjik ve hassas olmasının yanı sıra, görme ve işitmede bozukluklara da sebep olabilir çünkü sizin gelişinizi görmemişlerdir ya da duymamışlardır. Eğer ebeveynler ya da bakıcılar çocukları alırken kaldırırken jestlerini kontrol etmemişlerse, örneğin aceleyle ya da rahatsız edici şekilde aldılarsa, o zaman dokunma duyusunun gelişimi güçtür, dolayısıyla ilk aşama olan bedene bağlanma gelişimi de güçtür.

  1. Yaşam duyusunu kullanarak dirimsel bedene bağlanma

    Bağlanma gelişiminin bir sonraki aşaması olan kendi bedenine bağlanma için ilk iki yıl çok önemlidir. Yaşam duyusunun deneyimleri çocuğa sadece fiziksel bir evi olduğunu değil, ama ‘bu evin içinde’ olmanın iyi olduğunu da öğretir. Yaşam duyusu çocuğa içsel çevrede, eter (yaşam) bedeninin yaşam süreçleriyle muhatap olduğu yolda içsel iyilik hakkında tüm bilgiyi verir. Bazen içsel iklimi rahatsız edici şeyler olur. Çok sıcak ya da soğuk olabilir, bir fırtına ya da şiddetli yağmur olabilir. Çocuğun karın krampları olabilir, grip olabilir, kötü hissedebilir, bir çocuk hastalığı ya da kulak iltihabı olabilir. Bunlar yaşam duyusu için ve bağlanma gelişiminin ikinci aşaması için ille de kötü değildir. Eğer rahatsızlığın üstesinden gelinirse, fırtına geçerse, hastalık tedavi edilirse, bu çocuğun kendine güvenini güçlendirir. Çocuk kendine şunu diyebilir: ‘’Yine üstesinden geldim.’’ Çocuk içsel dünyada şeyleri düzene koyarak gücü deneyimler. Bu bedeniyle özdeşleşmesine, yaşam bedenine bağlanmasına yardımcı olur. Eğitmenlerin görevi bir barınak sağlamaktır, çocuğun uygulama yapabileceği açık bir atölye sunmaktır. Tesellinin işlevi böyle güvenli bir barınak sağlamaktır. Anne ve babası ya da güvendiği bir erişkin çocuğu her şeyin tekrar iyi olacağı güveniyle desteklerse, çocuk rahatsızlıklara dayanabilir, sabredebilir. Ama ıstırap çok olursa, içsel yaşamı şiddetli ve gaddarca rahatsız eder. Örneğin, çocuk kronik açlığa, soğuğa, acıya dayanmak durumunda kalabilir, bu tabii ki bağlanma gelişimini olumsuz etkiler. Çocuk kendi sorunlarını çözemeyeceği deneyimiyle büyür. Bu aynı zamanda çocuğun korunağı ve rahatlatıcı eğitmenleri yoksa da meydana gelir. Bir sebeple müsait olmayan ebeveynler, bu ikinci aşamayı deneyden geçirmelidirler.

  1. Hareket duyusunu kullanarak astral bedene (duyumsama bedenine)bağlanma

    Bağlanma gelişimin üçüncü aşaması normalde yaşamın ikinci ve üçüncü yıllarında gerçekleşir. Bir çocuk hareket ettiğinde, biz onun içsel yaşamında nasıl olduğunu da görürüz. Örneğin bir çocuk hareket etmiyorsa, ya da yüz kasları ağlamak ya da gülmek için hareket etmiyorsa, içsel olarak neyi deneyimlediğini bilemeyiz. Bunu çocuğun gelişimi için de söyleyebiliriz. Hareket ederek ve hareket duyusunu kullanarak, kendi duygusal içsel dünyasının kesinliğini anlar. Bir şey istiyorum ve onu elde etmek için gidiyorum, korkuyorum ve gizlice kaçıyorum, eğleniyorum ve gülüyorum, kızgınım ve ayaklarımı vuruyorum. Eyleyerek ve hareket ederek, kendi hareket imkânlarını keşfeder. Aynı zamanda içsel hareketlerini de keşfeder. İçsel ve dışsal hareketler bir bozuk paranın iki yüzü gibidir, özellikle küçük çocukta. Hareket becerilerin kazanımına yardımcı olur. Bir kule inşa etmek ve onu tekrar yıkmak, mutfakta anneye yardım etmek, babası gibi arabayı temizlemek, kendi başına kıyafetlerini çıkarmak, saklanmak ve tekrar ortaya çıkmak, bu beceriler sayesinde çocuk kendini tanır ve aynı zamanda da çevresi tarafından görülür hale gelir. Çocuk şunu öğrenir: ‘’Evet, yapabiliyorum ve bu beni memnun ediyor ve özgür kılıyor. Astral bedene (duyumsama bedenine) bağlanma, kuvvetli ve zayıflıklarıyla kendini tanımak ile aynıdır. Çocuk iyi ki hareketle keşfeder ve onda ustalaşıncaya kadar alıştırma yapar. Alıştırma eksikliği olan çocuklar, mesela ekrana yapışık yaşayan çocuklar, bu bağlanma aşamasında zorlanırlar. Eğer ebeveynler endişeliyse ve çocuklarının düşeceklerinden korkuyorlarsa, kendilerini harekete geçirmeleri, keşfetmek için dışarı çıkmaları iyi olacaktır. Bu uzak bir kasaba olmak zorunda değil, bu aynı zamanda ruhun keşfedilmemiş bir bölgesine bir yolculuk da olabilir. Şarkı söyleme dersleri alın, kaymaya gidin, bir şey yapın!

  1. Denge duyusunun yardımıyla ‘Ben’ bedenine bağlanma

    Bedene bağlanmanın dördüncü aşaması denge duyusunun deneyimleriyle gerçekleşir. Bu kafayı dengelemeyi deneyimlemekle, ayakta durmak ve yürümekle başlar. Burada söz konusu olan çocuğun üçüncü ve dördüncü yaşam yılında öğrendiği ve her gittiği yerde kendi pozisyonunu aldığı içsel dengedir. İlk üç aşamada çocuk şunları öğrenir: ‘Dünyada güvenli bir alanım var, bu alanın içinde ben kendi kendimi kontrol edebiliyorum, bu güvenceyle dışarı giderim ve her şeyi öğrenirim. Denge duyusunun deneyimleri sayesinde çocuk için şunlar artık açık seçiktir: ‘Bunu yapmam önemli; burada olmam, var olmam önemli. İşte çocuk bunu kendine söyleyebildiğinde, ‘Ben’ der. Bana benzeyen başka kimse yok: Sen sensin, ben de benim. Eğer seversem, bu benim erdemimdir, eğer kız kardeşimin oyuncağını kırarsam, bu benim hatamdır. Denge duyusunun deneyimleri fiziksel deneyimler olarak başlar. Ben dengedeyim ve sağlamım. Ya da: Dengede değilim, sallanıyorum. Eğer üç adım ileri yürürsem ve üç adım geri yürüsem , tekrar aynı yerimde olurum. Eğer bu bedensel deneyimler içsel güvence haline gelirse, bu içsel kararlılığı ve uyumu sağlayacaktır. Böylelikle çocuk bir gece büyükanne ve büyükbabasında kalabilir, çünkü kaybolacağından korkmaz. Güvendiği erişkinlerden yardım isteyebilir. Bu pozisyondaki insanlara güvenin ve güvensizliğin çok önemli bir rolü vardır. Eğer bağlanmanın dördüncü adımı iyi gerçekleşirse, çocuk davranışlarından sorumlu olmaya başlar. ‘Ben’ organizasyonuna bağlanma ile bilinç doğar. Çocukta daha önce bilinç yok muydu? Evet, bir bakıma yoktu. Aslında eğitmenler şu ana kadar çocukların ‘izin verilmeyen’ şeyleri yapmadıklarını garanti altına almak durumundaydılar. Yine de bunu yapmaya devam edecekleri birkaç yıl daha olacak. Ama iyi geçen bir bağlanma gelişimi süreciyle, şimdi etik eğitimine başlayabilirler. Bu dördüncü aşamada çocuk aceleci, saldırgan ve istikrarsız olmayan, tersine kararlı, tutarlı davranışları olan ebeveynlerinden, yani içsel tutarlılığı ve açıklığı olan, ebeveynlerinden çok şey öğrenir. Çelişkili gelebilir, ama çocuk duruşlarını tekrar oturup düşünen ebeveynlerinden de öğrenebilir. Rahatlıklarından ya da değişen isteklerinden değil ama anlayışlarından öğrenirler. Ahlak, yeni bir iç görüye eskisinden daha çok değer vermeye ihtiyaç duyabilir.

  1. Aşamada ısı duyusu önemli bir rol oynar. gelişiminin beşinci aşamasında çocuk daha önce edindiklerini deneyimlemeye başlar. Bu sebeple aslında bu yeni bir adım değildir ama çocuk öğrendiklerini entegre etmeye çalışır. Bu şu anlama gelir. Örneğin bir süre el üstünde tutulan bir bebek gibi olmak ister. Genellikle bu durumda yeni bir kardeşin doğması çok yardımcı olur. Bununla birlikte, bağlanmanın ilk aşamasından farklı olarak, çocuk şimdi emir verir. ‘Anne, beni taşımak zorundasın çünkü ben bebeğim.’ Ya da çocuk tekrar üçüncü aşamadaki hareket etmenin keyifli özgürlüğüne döner. Şarkı söyleyecektir, tiyatro performansları düzenleyecektir ve müzik eşliğinde dans edecektir. Bağlanmanın üçüncü aşamasından farklı olarak , şimdi bunları diğer aile bireyleriyle beraber yapmak ister. Keyfini, sevincini paylaşmak ister. Ya da çocuk kendini güvende ve güvenlikli hissedeceği bir kulübe, bir barınak yapar. Bu barınakta yumuşak yastığı vardır, yiyecek, içecek bir şeyler vardır, böylelikle de yaşam duyusu da payına düşeni alır. Bu beşinci aşamada , bebekliğin sonunda, çocuk güvenliğinin sınırlarını keşfeder. Tek başıma gecelemeye cesaret edebilir miyim? Ya da erkek kardeşim de benimle gelmeli mi? Sadece ayıcığımı almam yeterli mi? Köşede yaşayan anneanneme tek başıma yürümeye cesaretim var mı yoksa annem onu aramalı mı? Bir macerada evden ne kadar uzağa yürümeyi isteyebilirim? Eve geri dönüş yolunu bulabilir miyim? Köyün sonundaki her zaman oturup kuru üzüm yediğimiz bank gerçekten ne kadar uzakta? Kuru üzümler yanımda mı? Böylelikle çocuk mekân ve zamanın sınırlarını keşfeder. Bu bazen heyecan verici olabilir. Birdenbire yağmur başlar, hay Allah, annem her zaman yağmurluk almamda ısrar eder. Çocuk bir şey istediğinin farkındadır. Kendi isteğinin sıcaklığıyla keşfetmeye gider. Kendine güvenli bağlanan çocuk çözümleri yürütebilir . Çocuğun etrafında ona göz kulak olan ve sınırlarını keşfetmesine izin veren erişkinler olması çok kutsaldır. Bu aşamadaki başarının en iyi garantisi erişkinlerin yavrularına duydukları güvendir. Körü körüne bir inançtan değil, çocuklarıyla olan yakın ilişkileri üzerine kurulmuş bir inançtan söz ediyoruz. Çocuğa olan öyle bir bağ vardır ki, bu bağ çocuk görüş alanında değilse bile mevcuttur. Bu bağ her gece siz ve sizin koruyucu meleğiniz, çocuğunuz ve çocuğunuzun koruyucu meleği bir sonraki gün için planlar yaparken kuvvetlenir.

Çocuğun Çevresine Bağlanması:

Psikodinamik bakış açısına göre, bağlanma ‘çocuk ile ona ilk bakım veren, endişeli, yorgun ve stresli zamanlarında çocuğu teselli eden kişi arasında kalıcı özel duygusal bir bağdır.’ Çocuk yakınlık arayışında olduğu davranışlar sergiler, ona bakan kişiyle bağlantıya geçerek destek, yardım ve anlayış ister. Ebeveynler çocuğu güvende hissettirerek güvenli bir temel işlevi görür, böylelikle bağlanma davranışı keşifçi davranışlara yer açabilir ve ebeveynler çocuk endişelendiğinde güvenli bir sığınak vazifesi görür ve keşifçi davranış bağlanma davranışına dönüşür.

Bu görüş çocuğun, deneyimlere bağlı olarak erişkinlerden ne bekleyeceğinin resmini nasıl oluşturacağını tanımlar. Buna ‘içsel çalışma modeli’ denir.

İçsel Çalışma Modeli

Eğer çocuğa bakan kişi, çocuğun ihtiyacı olan güvenliği sağlıyorsa, çocuk bağlanma figürünün mevcut olduğu ve daima orada olacağı beklentisini geliştirir. Çocuk temel güvenlik duyusu geliştirir. Bu beklentiler bir içsel çalışma modeli oluşturur. Çocuk yaklaşık dört yıl içinde bir içsel çalışma modeli geliştirmiştir. Bu model çocuğun anlamlandırmasına ve sosyal ilişkilerdeki davranışlarına rehberlik eder. İçsel çalışma modeli iki bölüm içerir:

  1. Çocuğun başkasından beklentisi
  2. Çocuğun kendinden beklentisi

Yeni bağlanma deneyimlerini takip etmek bu iki bileşeni hem pozitif hem de negatif yönde değiştirebilir. Ama çalışma modelinin varlığını sürdüren kalıpçı bir karakteri olduğu için, değişim kolay değildir. Bu, çocuğun sosyal ilişkilerdeki yeni bir duruma tepkisinin, bilinçsiz ama durumları yorumlamasının o oldukça katı temel kalıp tarafından şekillendirildiği anlamına gelir. Güvenli bir içsel çalışma modeli ile çocuk, herhangi bir sosyal durumu ilk önce güvenli olarak yorumlar, eğer güvensiz bir içsel çalışma modeli varsa, buna uygun şekilde sosyal durumları güvensiz olarak yorumlar.

Ebeveyn ve çocuğun bağlanma ilişkisinin gelişiminde, bir sonraki gelişim aşaması ayırt edilebilir. Bu aşamalar ‘Bağlanma Piramit’inde tanımlanmıştır ve bağlanmanın temel ilkeleri olarak adlandırılırlar.

baglanmapiramidi

  1. Temel güvenlik / Korku: Bu aşama. orada olmanın derin duyusunu, ebeveyn için önemli olmayı, değerli olmayı içerir. 3. ile 6. ay arasında çocuk tanıdık olan insanlarla olmayanları yavaş yavaş ayırt edebilir. Bu aşamadaki ana öğe fiziksel bağlantı ve ebeveyn tarafından verilen bakımdır.
  1. Güvenme / Güvenmeme: 6.-7. ay ile 2 yaş arasında çocuk, standart bakım verenler için bir tercih geliştirir. Bedensel ve duyusal deneyimler temas kurmaya yönelme ya da temastan kaçınma için, karşılıklı ilişki kuruluşu ve anneliği kavramak ve sezmek için temel oluşturur. Ayrılık endişesi (yan tutma) bu aşamanın başlangıcını işaret eder ve çocuğun tanıdık kişilerle yabancı kişileri ayırt edebildiğini gösterir. Bu aşama sevgiyle bağlı bir ilişkinin gelişimi için en hassas dönemdir.
  1. Güven / Belirsizlik: Bu aşamada yeni yürümeye başlayan çocuk motor eylemlerini geliştirir, giderek artan bir şekilde dünyasını keşfeder, ‘Ben’ der ve kısa ayrılıkların alıştırmasını yapar (ceee oynamak). Çocuk özgüven geliştirir veya endişeli, güvensiz, aileye yakın kalır ya da sürekli ilgi ister.
  1. Bağımsız / Yalnız: Bu aşama çocuğun kendini ebeveynlerine zıt bir insan olarak konumlandırdığı inat aracılığıyla başlar ve çocuk kendi kimliğini geliştirmeye başlar. Diğerleriyle güvende hissetmek giderek artan bir şekilde kendiyle de güvende hissetmesine yol açar ve ebeveynlerini serbest bırakabilir. Yaklaşık 3 yaş civarı, çocuk ortaklıklara eğilimlidir: Eğitmenlerin durumunu göz önünde tutmaya başlayabilir, örneğin, eğitmen meşgul olduğunda bekleyebilir. Bu aşamadaki problemler bağımsızlığın gerçekdışı gösterilmesiyle, çok fazla bağımsızlıkla, utançla, karmaşayla boy gösterebilir.
  1. Yaratıcı/Güçsüz: Çocuk, ebeveyn-çocuk ilişkisinde geliştirdiği becerilerini uygulayarak, bilinmeyen ve stresli durumlarla baş edebilir. Çocuk bu becerileri, kendi yöntemiyle yeni durumlara uygular ve dolayısıyla kendi dünyasını genişletir. İlişkilerde karşılıklılık daha da gelişir: Çocuk paylaşmayı, görüşerek zor durumların üstesinden gelmeyi ve kendini korumayı öğrenir. Cesaret ve büyüme gelişimi isteği artar ve girişimlerde bulunarak ifade edilir. Bu aşamadaki problemlerin yansımaları şunlarda görülür: Kendi alanını kavramadaki yetersizlik, çok az inisiyatif alma, kısıtlı sosyal beceriler, yarı- bağımsızlık ya da uygun olmayan bağımsız davranış.

Bağlanma Modelleri

Çocuk ve ona bakım veren kişinin ilişkisinin kalitesi, çocuktan çocuğa ve eğitmenden eğitmene değişebilir. Dört bağlanma modeli ya da şekli vardır.

  • Güvenli Bağlanma: Çocukların aileyle bırakılma, yeniden kavuşma ve teselliye ilişkin ilişkilerinde olumlu deneyimleri vardır. Çocuklar ebeveynlerini ulaşılabilir ve duyarlı olarak algılarlar. Çocukların yaklaşık %60 ile %70’i güvenli bağlanırlar.
  • Güvenli olmayan ikircikli Bağlanma: Çocuklar ailelerin ulaşılabilir, uygun olup olmadıklarını bilmezler. Ebeveynlerin yanıtları çoğunlukla öngörülemez. Çocuklar bununla ilgili öfke ve arzu karışımı bir yakınlık gösterirler. Aileleri onlardan ayrıldığında ve tekrar kavuştuklarında rahat hissetmezlerse doğru yoldan çıkabilirler. Güvensiz çocukların yaklaşık %10’u böyle tanımlanabilir.
  • Güvenli olmayan kaçınmalı Bağlanma: Çocukların ebeveynlerinin uygunluğu, erişilebilirliğine güvenleri yoktur. Çocuklar ebeveynlerinden uzak dururlar ve kavuştuklarındaki yakınlıktan medet ummazlar. Ebeveynlerin çoğunlukla tutarlı bir savunmaları vardır ya da önemsemezler. Çocuklar gergindir, kendi meselelerini onarmayı öğrenmekte yavaştırlar ve sosyal ilişkilerde mesafeli olmaya meyillidirler. Çocukların %20’si bu tanıma girer.
  • Güvensiz dağınık bağlanma: Çocuklara ebeveynlerinin ulaşılabilirliğinin içten çelişkili bir resmi var gibi gelir ve kendileri de çelişkili davranışlar sergilerler. Ebeveynler eş zamanlı olarak rahatın olduğu gibi korkunun sebebinin de kaynağı gibi görünürler. Çocuklar reddederek ve hâkimiyetle kontrolü tutmak ister gibi görünürler. Ebeveyn çocuk ilişkisinde roller terse dönmüş gibidir. Çocuk tutarlı bir bağlanma modeli sergilemez, bu da bağlanma figürünün olduğu yerde kaotik, çelişkili, garip ya da endişeli bağlanma davranışına yansır. Çocukların yaklaşık %15’i bu tanıma girer.

Çocuklardaki ilk üç bağlanma modelinin, ebeveynlerin stres düzenlemesi amacına yönelik yetiştirme davranışlarına uyarlanabilir yanıtlar olarak, üzerinde durulabilir. Dağınık bağlanma modeli olan çocuklarda, bağlanma figürünün yardımı stres düzenlemesinde yardımcı olmaz. Hatta çocuk bağlanma figürünün etrafında giderek artan stres deneyimleyebilir.

İki yaklaşımın bağlanma sorunlarına entegre edilmesi:

Ebeveyn ile çocuğun arasında bir bağlantıya giriş, çocuğun kendi fizikselliği ile bağlantıya geçişiyle eş zamanlı meydana gelir. Çocuğun kendi bedeninde güvenli bir barınağı deneyimleme süreci ile güvendiği bir kişiye psikososyal bağlanması, birbirlerine bağlıdır ve birbirlerini etkiler. Diğerine güvenli bağlanmayla, aynı zamanda kendine güvenli bağlanma da gerçekleşir ve kendine güvenli bağlanmayla da zamanla kendi ayaklarının üzerinde durma ve serbest bırakma becerisi edinilir. Eğer çocuk tekrar eden veya sürekli stres içinde büyürse, bunun çocuğun fizyolojik işleyişi üzerinde etkisi olacaktır. Bu kötüye kullanma ya da duygusal ve eğitimsel ihmal gibi travmadan kaynaklanabilir. Aşırı uyarılmayla çocuk, kendi durgun rüya gibi bilincinden çekilip kurtarılır ve sinir sistemi bir alarm aşamasına getirilir. Sonuç olarak çocuğun sağlığı kötüye gider, solgunluk, yorgunluk, fiziksel şikâyetler ve uyku, yemek yeme, tuvalet eğitimi ve bazen büyümeyi engellemeye ilişkin yaşam işlevlerinde düzensizlikler olabilir.

‘Dışarıya’, güvenilen bir insana bağlanmanın ‘içeriye’ bağlanmayla ilişkisi vardır, bu kendi fizik bedenine yerleşmiştir. Çocuğu bu perspektiften incelemek fiziksel, fizyolojik, zihinsel ve ilişkisel karakteristiklere ve ayrıca da ‘ben’ gücüne ve çocuğun bireyselliğine odaklanır. Güvensiz biçimde bağlanan çocuk, fiziksel olarak dokunulduğunda savunmacı veya çok bağlı, yapışkan tepkiler verebilir. Bu çocukların iyi gelişmiş bir zaman duyusu yoktur ve mekanda kendini güvenli hissetmez. Travmatik deneyimlerin zamanı ve periyodu, sonraki bağlanma gelişimini ve genel gelişimi etkiler. Genellikle, bağlanmadaki problemler ne kadar erken olursa, sonuçlar da o kadar ciddi olur. Bu çocuğun kendi fizikselliği ile bağlanmasının antroposofik imgesine uyar. Dokunma duyusu adeta geri kalan tüm gelişim için temeldir. Yaşam duyusu bir sonraki adımı temin eder, devinim duyusu ve denge duyusu sonraki adımları temin eder. Fiziksel gelişim adımlarıyla psikososyal gelişim adımlarını birleştirmek mümkündür. Aşağıdaki grafikte bu gösteriliyor.

bag%cc%86lanmagrafik2

 

 

 

 

Cilt Hastalıkları

Dr. Olaf Koob

Olağanüstü cildimiz – bizi sadece rüzgâr ve güneşten koruyan bir pelerin değil, aynı zamanda vücudumuzdaki en önemli organlardan biridir. Eğer onun sürekli devam eden aktivitesi ve yeni koşullara uyarlanabilen geçirgenliği olmasaydı, ne sağlığın ne de uzun bir hayatın keyfini sürebilirdik. –C. W.  Hufeland, 1762-1836*

Cildimiz bizim en büyük organımızdır, biçim ve işlev açısından bizi sarıp sarmalar. Dışımızdaki yüzeysel bir organ olduğu için ortaya çıkan belirtileri dışarıdan araçlarla tedavi edebileceğimize inanırız. Sözüm ona “cilt hastalıkları”nı teşhis etmek kolaydır ve alopatik (hastalığı karşıt ilaçla tedavi eden tıp) merhemler belirtileri çabucak ortadan kaldırmakta oldukça etkilidirler. Ancak bu tür tedaviler yanıltıcı olabilir. Aslında hastalanan cildin kendisi değildir; cilt rahatsızlanarak altta yatan temel sebepleri ifade etmektedir ve bunların dışa atılıp açığa çıkmaları için bir yol sunar.

Son yüzyılda homeopatinin (benzeri benzer ile tedavi eden tıp) kurucusu Samuel Hahneman, cilt hastalıklarının sebebinin her zaman için iç organizma olduğunu fark etmiştir. Belirtiler bastırıldığı veya hiç yüzeye çıkmadığı takdirde, hastalık çoğunlukla kendini maskeler ve daha inatçı bir hale gelerek, vücudun başka bir yerinde daha kronik ve ciddi bir şekilde tekrarlar. Kızamığı tam olarak çıkaramayan bir çocuk zatürreye daha yatkın olabilir. Dikkatli ve bilinçli bir hekim, herhangi bir kızarıklığı lokal araçlarla, cilt üstüne sürülen merhemlerle gidermekten uzak durur, ancak bazı merhemler cildin dışarı atma sürecindeki fonksiyonuna yardımcı olabilir.

Bir kadın ülserli kolit şikâyeti ile bana geldi. Yıllar boyunca egzama dolayısıyla kortizon tedavisi gördüğünden bahsetti. Neticede egzama daha sonra astım olarak baş göstermek üzere yok olmuştu. Daha sonra astım içerden kortizon ve spreyler ile tedavi edilmişti. Ortadan kaybolmuş, ancak bu sefer de kolit olarak tekrar meydana çıkmıştı. Başka bir deyişle, egzama iki kere maskelenerek içeri itilmiş ve böylece kendisini daha kronik bir hastalığa dönüştürmüştü.

Cildin aynı zamanda ruhun bir aynası olduğunun farkına varmak, teşhiste bana çok geniş bakış açısı imkânı verdi. Kısıtlayıcı hayat koşullarında yaşayan insanların dirseklerinde oluşan egzamayı tedavi etme fırsatlarım oldu, çok açıkça ruhlarının hareket edecek alana, “dirsekleriyle kendilerine yer açmaya” ihtiyaçları vardı.

Aynı şekilde hayatlarında bir şekilde kriz yaşayıp “tutunmayı” bırakan insanların avuç içlerinde egzama gördüm.

Fransa’daki bazı psikanalistler, gerçek varlığımızın içerlerde bir yerlerde değil de aslında dış yüzeyde, dünya ile iletişim halinde olduğunu söylerler (merkez çevre haline geliyor). Çocuklara çevre tarafından aşırı yüklenildiği takdirde, ruh “derileri” zarar görebilir: “kabuğu olmayan çekirdek.” gibi. Biz kendimizi bilinçsizce kirlilikten ve her türlü saldırıdan içsel bir bariyer yaratarak koruruz, ama sınırlarımızı asıl gösteren cildimizdir.

Ergenlik aknesi tipik bir ruhsal/bedensel fenomendir, metabolizmadaki dengesizliklerle olduğu kadar sınırlarla da ilgilidir. Kendini bulmak üzere dünyadan soyutlanma süreci gerektiği şekilde gerçekleşmezse, gelişimsel süreçte gizli bir arkadaş olabilir. Ciddi akne durumu,  genellikle uyum göstererek kendini her şeye katılmak zorunda hisseden ve sınırlarını zorlayan gençlerde görülür. Rahatsızlık,  aksi takdirde gerginlikten iyice incelecek olan kişileri “korkutup kaçırır” bazen.

Dışardan uygulanacak doğal bitkisel bazlı cilt bakım karışımları ve dâhili yoldan da homeopatik ilaçlar, cildin bir ayna ve aracı olarak kendi dengesini bulmasına yardımcı olabilirler.

* Alman hekim. Homeopatinin kurucusu Samuel Hanhemann’ın yakın arkadaşıydı. Aynı zamanda Goethe ve Schiller’in de aralarında olduğu tanınmış kimselere tıbbi destek vermiştir.

 

Türkçesi: Hande Başaran

Antroposofinin Tıp Anlayışı: Çocukluk Hastalıklarının Anlamı

Olaf Koob, tıp doktoru

Hepimizin bildiği gibi, hayatın farklı dönemlerinde farklı hastalıklar ortaya çıkar. Yaşlılıkta meydana gelen romatizmayı veya orta yaşlarda yaşanan strese bağlı kalp rahatsızlıklarını olağan kabul ederiz. Buna rağmen her nedense, sözüm ona çocuk hastalıklarını artık anlamıyoruz veya yaşamın başlangıcının fiziksel krizlerle kuşatılmış olabileceği gerçeğini kabul etmiyoruz. Bazı hususları göz önünde bulundurmak yaşamın başlangıcındaki hastalıkların gizemini çözmede bize yardımcı olabilir.

Gençlik ve yaşlılık hastalıklarını kutupluluklar olarak göz önüne almak, konuyu anlamamıza yardımcı olacaktır. Çocuklukta meydana gelen krizlerde akut ateş, dış kulak iltihaplanmaları ve bulaşıcı hastalıklar ağır basmaktayken, ileriki yıllarda çoğunlukla derinlere gizlenmiş kronik sertleşme veya giderek kötüleyen rahatsızlıklar ortaya çıkar. Hastalık halinde beden ve ruhun ikiliği söz konusudur. İkisinin birbiri içinde var olan uyumluğu birlikteliği sağlığın temelidir. Yeni doğan çocuğun fiziksel bedeni kalıtsaldır ve anne-baba tarafından çocuğun kullanımına sunulmuştur. Beden (yer) ve ruh/tin (gök) belirli bir ölçüye kadar birbirine uyumlanmaları amacıyla yapılmıştır ve bu uyum mücadelesi yaşamın başlangıcındaki akut, ateşli hastalıkları açıklamaya yardımcı olur. Ateş, katı fiziksel bedeni arındırarak, onu bireyselleştirmeye çalışan benlik için daha kolay işlenebilir hale getiren bir araçtır. Hücresel seviyeye kadar bir değişim ve yenilenmeye yol açar. Ateş sayesinde eski ve katılaşmış olan çözülerek yok olur ve ileriki yaşamda bakteri ve virüsler gibi davetsiz misafirlere karşı korunmada yardımcı olabilecek direnç güçleri bilenir. Benliğin büyümek ve gelişmek için ısıya ihtiyacı vardır ve ateş oluşumuna yoğun bir biçimde dâhil olur.

Deri bir nevi temizlik organıdır ve fiziksel/bedensel ve duygusal durumların bir aynasıdır. Beden deri yolu ile içsel uzamlarda reddettiklerini dışarı atar. Kaşıntı veya kızarıklık her zaman için artan kan dolaşımını ve metabolizmanın bedeni “yeniden düzenlemekte olduğunu” ifade eder.

Hastalık bir gelişim sürecini sonlandıran nihai olaydır ve çocukluğun bir parçasının üstesinden gelmenin veya onu geride bırakmanın bir göstergesidir.

Çocuklar ilk yedi yıl boyunca çoğunlukla fiziksel bedenleri ile kalıtsal olan “modeli” dönüştürmek ve geliştirmekle meşgul olurlar.1

Tamamıyla fiziksel çevreleri tarafından emilmişlerdir, öyle ki ta metabolizmalarının derinliklerine kadar her şeyi taklit ederler. Bulaşıcı hastalıklar daha ruhsal-tinsel olarak henüz tamamıyla ele geçirilip egemen olunamamış bir beden tarafından “taklit” edildikleri için bulaşıcıdırlar. Kişi güçlendikçe, dış dünyayı daha az taklit eder hale gelir ve bulaşıcılık tehlikesi azalır. Kişi kabuğuna çekildiğinde veya güçsüzleştiğinde korku, bulaşıcılık riskini arttırır.2

Çocuk hastalıkları beden üzerinde değişiklik yaparak onu, içine yerleşen benliğe daha yatkın hale getirir. Artık dışsal kişi (beden) ile içsel kişi (ruh/tin) arasındaki uyumluluk daha fazladır. Çocuk daha sabit ve sarmalanmış hale gelir. Ateş süreci, her annenin de tanıklık edebileceği üzere, çocuğun tabiatında var olan zayıflıkları, kronik soğuk algınlıklarını, yatak ıslatmayı ve ruhsal problemleri giderir. Semptomlar her zaman baskılanmamalıdır, çünkü genellikle sonradan daha farklı veya ağır biçimde tekrarlanırlar. Anne-baba ya da doktor olalım, çocuk hastalıkları, beden ve ruhun dilini ciddiye almamız ve bedende bir kriz olarak ifade edilmek istenene engel olmamamız için bize bir uyarıdır. Doğru şekilde üstesinden gelinen bir hastalık, yetişkinlik sürecinde sağlık olarak geri dönecektir çünkü ruhun beden ile verdiği mücadeleler her zaman için artan dayanıklılıkla sonuçlanır.

1R.Steiner
2Paracelsus

—————————————————–

Ateş

Wiep de Vries, RN

Pek çok çocukluk hastalığı ateşle birlikte baş gösterir. Ateşle ilgili bazı “gerçekler” şunlardır:

*Bir çocuğun ateşi hızla değişebilir ve bir yetişkinden daha geniş bir oynama aralığı vardır.
*Ateş normal koşullarda 35,8 ila 37,4 derece arasında olabilir. Yemek ve faaliyetler sırasında artar.
*Ateş, pirojenlerin (ateş arttırıcı bakteri proteinleri) salgılanmasına karşı bir tepkidir ve bu sebepten ötürü artan bir savunma halinin ifadesidir (bakteri ve virüsleri yok etmek için artan lökositler)
*Yüksek ateş, vücudu uyararak salgılamaya ve boşaltım ve dışkılamaya yardımcı olur.
*Havaleler ancak ateş çok hızlı yükseldiğinde meydana gelir.

Ateş bir banyo süngeri ile uygulanan ılık su ile düşürülebilir. Burada önemli olan, ateşi düşüren şeyin suyun ısısı değil, buharlaşması olduğunu bilmektir!
Eğer ateş üç günden uzun süre devam ederse veya aşırı yükselirse lütfen bir doktora başvurun.

 

Türkçesi: Hande Başaran

Sağlık

Derleyen:Tarhan Onur

Sevinçli yaşantılar, yazgının armağanlarıdır,
Değerleri şimdiki zamanda anlaşılır.
Oysa acılar, idrak kaynaklarıdır,
Anlamlarını ancak gelecekte kavrayabiliriz.
Rudolf Steiner

İnsan ve doğa, gelişim süreçlerini birlikte yaşadılar. Bedeni ve yaşamı duyumsama ile bilincin oluşumu aşamaları, mineral alemden insana kadar olan gelişimin dört büyük gelişim basamağını karakterize eder.

Fizik beden, bitki, hayvan ve insanın cansız, mineral dünyanın elemanlarından oluşan bedenidir. Canlı organizmaların bedeni ölçülebilir, tartılabilir ve kimyasal analizle niceliksel olarak araştırılabilir. Fizik beden, her biçimi uzamsal görünür kılar. Bu fiziksel organizasyon, daima doğumla başlayan canlı gelişim süreçlerinden çıkarak oluşur. Ancak ölümden sonra fizik ve kimyanın yasalarını izleyerek canı, ruhu ve tini olmadan cansız doğanın içinde çözünür gider. Ölümle bedenin katı, sıvı ve gaz halindeki parçalarının bu çözünümü, fizik bedenin yaşamın yasalarına uygun olarak ancak canlılıkla bir arada tutulduğunun en iyi göstergesidir.

Canlılık bedeni, ya da bitkilerin yaşaması için zorunlu olan güneşin ve yıldızların içinde bulunduğu gökyüzüne atıfla eter beden. Beslenme, büyüme ve üreme işlevleri bitki, hayvan ve insanda işte ölümün üstesinden gelen bu gökyüzü enerjilerinin etkisiyle ayakta tutulur. Kalıtım, büyüme, yenilenme, ritmik yinelenen organ işlevleri de bu eter bedenin nitelikleridir. Bu işlevler ritmik bir düzen içinde zamansal olarak sıvıların devinimi halinde akıp gider.

Duyumsama bedeni, hayvan ve insan yalnızca uzamın ve zamanın yasalarına bağlı olmadığından, tersine bir de ruhsal bir içsel yaşamları vardır. Bilincin dışa vurulduğu, ruhsal yaşamın uyarıldığı her yaşam düzleminde, bitkiselden hayvansal metabolizmaya köklü bir değişim dönüşüm gerçekleşir. Bu bünye, işlenerek azalmaya, indirgenmeye, tasfiyeye dayanır. Oysa fizik beden yanında bir de yalnızca eter bedeni olan bitki bünyesi, oluşum, yenilenme, organizasyona dayanmaktadır. Hayvan ve insan ama ruhsal uyarılma yetilerini, hareket yeteneklerini, ritmik özgürleşme yeteneklerini, ses çıkarma yeteneklerini, oksitli indirgeyici metabolizmayı (yanma) olanaklı kılan hava soluk alıp vermeye borçludurlar.

İnsan bilinci, hem duyular üzerinden algılanan bilgileri, hem de düşünme yetisiyle olanaklı tinsel gözlemler yapabilmeyi kapsar. Bu gözlemler tüm kozmosu ve evrenin oluşumunu da ele alabilir. Kısacası içinde yeryüzünün de bulunduğu bütün kozmik düzenlere atıfla Astral beden de denir.

Büyük zıtlıkları içinde barındırabilen duyumsama bedeni, hem fizik bedene ve duyulara bağlı bir “yeryüzünde olma bilinci”, hem de düşünme sayesinde olanaklı bir “kozmik bilinci” bir arada taşır. Bu sayede yaşam süreçlerinin itici güçleri olan ihtiraslar, arzular ve eğilimlerin bilincine vardığımız gibi, aklın ve ahlakın yasaları, sempati ve antipati, yani duygusal yaşamın içsel devinim dinamiği yönlendirici güçlerdir. Sevinç ve acı, haz ve bezginlik de ruhsal yaşamın olgunlaştırıcı güçleridir.

Ben-organizasyonu, insanı mineral, bitki ve hayvandan ayıran niteliktir. Yaşam boyu öğrenme ve özgürce kendi yaşamını belirleme yetisiyle bağlantılı olan  tipik insani kendi kendinin bilincinin taşıyıcısıdır. İnsan, içgüdü ve itkilerine bağlı yaşayan hayvanın ötesine geçerek doğasına belli ölçüde egemen olmayı becermiş ve açığa çıkan bu güçleri bedenindeki ısı organizması üzerinden bireyselleştirerek kişisel dışa vuruma dönüştürmüştür. Böylece insan, ben-organizasyonu sayesinde bütün varoluş düzlemlerine egemen olarak, bedenini de kendi ruhsal-tinsel yaşamının bir aracı ve dışa vurumu haline getirir.

Bir insan ne kadar sağlıklıysa, varlığını ve karakterini tüm bu dört varoluş düzleminde gerçekleştirebilme yeteneği o kadar güçlüdür. Hastalık ise, doğa süreçlerinin başat hale geldiği ve bu dört varlık organının (fizik beden, canlılık bedeni, duyumsama bedeni, ben-organizasyonu) yasalarının artık diğerleriyle uyum içinde olmadığı bir durumdur. Bu uyumdaki herhangi bir aksama, sonuç olarak ben-organizasyonunda da bir aksama olduğuna işaret eder, çünkü taşıyıcısı ısı olan entegrasyon süreci bozulmuş demektir.

Demek ki, birlikte yaşanan gelişim süreci dolayısıyla, insan organizmasında da mineral, bitkisel-canlı ve hayvansal-duyumsayan çevrede ayrı ayrı ama hep birlikte bulduğumuz yasalar etkili olur. Bu yasaların, ben-organizasyonu tarafından yaşam boyunca sürekli entegre edilmesi, yani insanileştirilmesi gerekmektedir. İşte beslenme, sindirim ve içselleştirerek dönüştürüp kendine mal etme, insanla doğa arasındaki yakın ilişkileri belirginleştiren süreçlerdir.

Her ne kadar doğum sırasında hepsini unutsa da, kozmik alemlerden belli bir ruhsal-tinsel ön bilgiyle gelen çocuk, atalarının kalıtımsal verileriyle hazırlanmış bir beden içinde dünyaya gelir. Yaşamının ilk yedi yılı boyunca bu verili bedeni, kendisinin dünyaya gelme amacı doğrultusunda işine yarayacak bir hale getirmesi gerekmektedir. Çocuk hastalıkları dediğimiz belli hastalıklar işte, çocuğun sıvılar organizması olan canlılık bedeni üzerinden ateşlenerek, döküntüler çıkararak ailesinden gelen ama onun işine yaramayacak verileri dönüştürmesine olanak tanıyan hastalıklardır.

Bu yazı dizimizde, genel sağlık ve çocuk hastalıkları üzerine b ü t ü n s e l bir dünya görüşü ile antroposofinin ve homeopatinin penceresinden bakarak bazı genel sağlık bilgileri aktaracağız. Hollanda asıllı homeopat Monique Beijer bize belli aralıklarla yardımcı olacak. Burada tavsiyelerde bulunmayacağız, reçeteler vermeyeceğiz, ama bütünsel bir görüşe uygun öneriler getireceğiz. Anne-babanın çocukları hakkında hastalık ya da sağlık durumunda genel tıp kuralları ve koşullarına uygun nasıl davranacakları, aklı selimle kendilerinin karar verebileceği bir konudur. Hasta çocuğa bitki çayı, pansuman, masaj veya şefkat mi gerekli, masal mı anlatmalı, yoksa ilaç mı vermeli; buna çocuğun anne-babası veya hastalığı sırasında ona refakat eden kişi karar verebilir. Dışardan koşulları ve yaşananları bilmeden şöyle böyle yapın demek  o l a n a k s ı z  ve  s a k ı n c a l ı d ı r. Bunların bilincinde olmamız konuları araştırırken daima zihnimizde bir yerlerde ön veri olarak bulunmalıdır.  Sağlık bir denge meselesidir. Bağışıklık sistemi güçlü olan insan kendi bünyesi için geçerli olabilecek bu dengeyi tutturabilir.

Bu bağlamda bir başvuru kitabı olarak Thorwald Dethlefsen ile Rüdiger Dahlke’nin yazdığı ve çevirisi Mozaik Yayınlarından çıkan “Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur” adındaki kitabı salık veriyoruz.